Stanford’un En Etkili %2 Bilim İnsanı Listesi
{vendor_count} satıcılarını yönetin
Bu amaçlar hakkında daha fazla bilgi edinin
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tarih Tıp Turizm Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.
Stanford’un En Etkili %2 Bilim İnsanı Listesi
Akademi ne zaman kendi değerini bir listeden öğrenmeye başladı?
Bir üniversite düşünün. Kendi araştırmacısının hangi problemi çözdüğünü, hangi düşünceyi değiştirdiğini, neyi keşfettiğini anlatmakta zorlanıyor. Ama bir veri tabanında adı göründüğünde hemen haber hazırlıyor:
“Dünyanın en etkili bilim insanları arasına girdi.”
“Dünyanın en etkili bilim insanları arasına girdi.”
Ardından tebrikler, afişler, ödüller… Bibliyometrik bir kayıt, akademik bir unvana dönüşüyor. Araştırmanın içeriği kimseyi pek ilgilendirmiyor. Listeye girmiş olmak yeterli.
Akademide çalışan birçok insan bu sahneyi tanıyacaktır. Çünkü giderek daha fazla kurumda bilimsel katkının ne olduğu sorusunun yerini, hangi listede göründüğümüz sorusu alıyor.
Stanford/Elsevier “Top 2% Scientists” veri tabanı etrafında oluşan coşku, bu dönüşümün en görünür örneklerinden biri.
Listenin ölçtüğü ile üniversitenin kutladığı şey aynı değil?
Veri tabanı belirli atıf göstergelerine dayanıyor. Üniversitelerin duyurularında ise bu göstergeler, “dünyanın en iyi bilim insanları” veya “uluslararası üstün başarı” olarak tercüme ediliyor.
Bu tercümenin bilimsel gerekçesi nerede?
Üstelik veri tabanını hazırlayanlar da sıralamanın bir mükemmeliyet kanıtı olarak yorumlanmasına karşı uyarıyor. Buna rağmen üniversiteler, kaynağın kendi sınırlılık açıklamalarından çok, başlığa yerleştirilebilecek prestij ifadesiyle ilgileniyor.
“Stanford” adı burada asılsız ama etkili bir iş görüyor. Oysa üniversitenin bu kurumsal olarak bu listeyle hiç bir alakası yok. Listeyi hazırlayan akademisyen bu üniversitede görevli sadece. Bibliyometrik yöntemin ayrıntılarını incelemeye gerek kalmadan, kurumsal marka değerlendirmeye otorite kazandırıyor.
Bilim tarihindeki yeriniz ile listedeki yeriniz
2026 sürümünün özgün dosyalarında yaptığımız taramada, öz atıflar hariç yaşam boyu genel sıralamada Alan Turing 365.170., Karl Popper 83.832., Peter Higgs 69.275. sırada görünüyor.
Tarihsel isimler için yayınların veri tabanında eksik kapsandığını iddia edebilirsiniz. O zaman gelin güncel örneklere bakalım.
John Jumper 183.087., Demis Hassabis 54.560. sırada. İkisi, protein yapısının kestirilmesine ilişkin çalışmalarıyla 2024 Nobel Kimya Ödülü’nü paylaştı. Katalin Karikó 53.233., Drew Weissman 25.911. sırada. Onlar da etkili mRNA aşılarının geliştirilmesini mümkün kılan keşifleriyle 2023 Nobel Tıp Ödülü’nü aldı.
Aynı veri tabanında, aynı sıralama ölçütüyle bilim gazetecisi Elisabeth Mahase 8.099. sırada bulunuyor.
Buradan gazeteciliğin değersiz olduğu sonucu çıkmaz. Ancak bu sıralamayı bilimsel mükemmeliyetin merdiveni gibi sunanların açıklaması gereken bir durum ortaya çıkar.
Alanları değiştiren keşiflerle bilim haberlerinin bibliyometrik görünürlüğünü tek bir başarı cetvelinde okuyorsak, o cetvelin neyi temsil ettiğini açıkça söylemeliyiz: Bu liste bilimi değil görünürlüğü temsil ediyor.
Del Fabbro ve arkadaşlarının (2026) araştırması da haber yazıları, editoryal yayınlar, tarihsel kapsama sorunları ve geri çekilmiş makalelerden gelen atıflar üzerinden bu sorunu belgeliyor. Yazarların uyguladığı düzeltmeler üst sıraların büyük bölümünü koruyor. Dolayısıyla mesele, bütün listenin yanlış olması iddiasından daha derin: Bir atıf sıralamasına, ölçmediği nitelikleri temsil etme yetkisi veriliyor.
Akademinin metrik sıkışması
Daha önce yayımladığım “Akademide Metrik Kültür Erozyonu ve Yükselen Anomaliler” başlıklı makalemde de vurguladığım gibi, üniversiteler küresel akademik yayıncılık oligopolünün yönettiği metrik kültür endüstrisine giderek daha fazla bağımlı hale geliyor. Bilimsel derinlik, nitelikli eğitim, yetiştirme ve toplumsal katkı, bu göstergelerin gölgesinde kalıyor.
Bu sıkışmayı günlük akademik hayatta görmek mümkün.
Bir araştırmanın düşünsel katkısını değerlendirmek zaman, uzmanlık ve sorumluluk ister. Yayın sayısını saymak kolaydır. Bir akademisyenin öğrencilerine ne kazandırdığını anlamak emek ister. H-indeksini ekrana getirmek kolaydır. Yıllar süren bir çalışmanın neden önemli olduğunu açıklamak gerekir. Bir listedeki sırayı duyurmak ise birkaç satır sürer.
Kolay olan, zamanla esas olanın yerine geçiyor.
Akademisyen de bu düzenin beklentilerini öğreniyor. Hangi problem üzerinde çalışması gerektiğini düşünürken, hangi konunun daha hızlı yayın ve atıf getireceğini hesaplamaya başlıyor. Araştırmanın süresini problemin gerektirdiği emekten çok, değerlendirme takvimi belirliyor.
“Akademik Üretimde Kobra Etkisi: Metrik Baskısının Yıkıcı Sonuçları” başlıklı çalışmamda tartıştığım sorun tam da bu. Üretkenliği artırmak için kurulan teşvikler, yayın enflasyonunu, atıf manipülasyonlarını ve göstermelik iş birliklerini ödüllendirebiliyor. Sistem, bilimsel katkıyı geliştirmek amacıyla........
