“Nörobilim ve Psikoloji Bağlamında” Spinoza’yı Anarken
{vendor_count} satıcılarını yönetin
Bu amaçlar hakkında daha fazla bilgi edinin
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.
“Nörobilim ve Psikoloji Bağlamında” Spinoza’yı Anarken
“Nörobilim ve Psikoloji Bağlamında” Spinoza’yı Anarken
Traktatus’u, Etika’sıyla, yaşam öyküsüyle felsefe tarihinde yer etmiş, güçlü düşünür Baruch Spinoza son yıllarda adeta yeniden keşfedilmişçesine pek çok yerde karşımıza çıkıyor. Bir psikiyatri panelinde, sinirbilim duayenlerinden biri olan Antonio Damasio’nun yazdığı nörobilim kitabının isminde (Spinoza’yı Ararken), influencer bir felsefecinin hayat görüşünde, -danışmanlık potansiyelini tartışırken- bir felsefi danışmanlık seminerinin başlığında ya da etkin beyin cerrahımızın zihin hakkındaki konuşmasının kapanışında…
İlginçtir, Nietzsche için de olduğu gibi, Spinoza da herkesin zihninde bir İngiliz anahtarı gibi her soruya yanıt ya da inandığı doktrini ona da onaylatma işlevi gören ünlü bir düşünür gibi…
Spinoza’nın temel düşünceleri ve yaklaşımı ile ilgili okumalara başladığım ilk andan bu yana, onun Stoa Felsefesi ile tümüyle örtüştüğünü düşünmüşümdür. Kaderi sevme ve aktif kabulleniş, varlığı algılayış biçimi, vb. Stoa felsefesine yakınlığı, onun görüş ve yaklaşımlarının psikoloji kliniğinde işlevsel bir “kabul ve adanmışlık” potansiyelini de görebiliriz. Onda Stoacılardan farklı yanlar da görebiliriz. Örneğin, Stoacılar doğaya uygun yaşamayı ahlaki bir görev olarak görürler. Spinoza ise “erdem“i görevden ziyade gücün (potentia) artması olarak tanımlar. Yani Stoacı bilge “katlanır”; Spinozacı insan ise “anladığı ölçüde güçlenir.”
Aslında Spinoza’nın psikolojisi üç kavram üzerine kuruludur:
Affectus (duygulanımlar)
Bu üçlü bugün pozitif psikolojinin birçok kavramına şaşırtıcı biçimde benzer. Conatus yalnızca yaşama tutunma içgüdüsü değildir. İnsan anladıkça, düşüncesini berraklaştırdıkça ve edilgin duygulanımlardan etkin duygulanımlara geçtikçe, var olma kudreti (potentia) de artar. Bu nedenle Spinoza’nın etiği aslında bir güçlenme psikolojisi olarak da okunabilir. Spinoza’ya göre insan, edilgin duyguların sürüklediği bir yaşamdan, aklın rehberliğinde etkin duygulanımlara geçebildiği ölçüde güçlenir. Sevinç, bu anlamda yalnızca hoş bir duygu değil, var olma kudretimizin arttığını gösteren bir işarettir; keder ise bu kudretin azaldığını haber verir. Bugün pozitif psikoloji, psikolojik dayanıklılık ve iyi oluş üzerine yapılan araştırmaların önemli bir kısmı da benzer biçimde bireyin güçlü yönlerini geliştirmeyi ve yaşam kapasitesini artırmayı hedeflemektedir. Bu nedenle Spinoza’nın psikolojisi, yalnızca acıları azaltmaya değil, insanın varoluşsal kapasitesini büyütmeye yönelen oldukça çağdaş bir yaklaşım olarak okunabilir.
Öte yandan, “iyi olduğu için arzulamayız”, “arzuladığımız için iyidir” şeklinde özetlenebilecek olan ifadesi ve arzu, sevinç ve keder üzerine söyledikleri, ünlü psikanalist Lacan’ın temel görüşlerinin temelleri konusunda pek çok çağırışım sunar. Spinoza’daki “sevinç” Lacan’da “keyif (jouissance) olmuştur. Spinoza’yı anlamada en çok öne çıkan kavramlardan biri olan conatus ise belki de Freud’un libido kavramının temelinde yer alır. Ancak, Spinoza muhtemeldir ki, -tüm varlıklarda da olsa da- conatusu biraz daha insani bir potansiyel olarak da ifade eder. Diğer bir deyişle, insan çabaladıkça conatusu geliştirir. Yani, aktif bir düşünme ve anlama eylemine çağırır bizi. Bu haliyle de insanın kaderini hesaba katsa ve “özgür” bir iradesi olmadığını düşündüğünü –kimilerine- düşündürmüş olsa da, aslında düşünerek, anlayarak ve bilerek, kaderimizi aşma çabası olarak da okunabilecek conatus aracılığıyla, bize özgür irademizi elimize alma çağrısında bulunur. Spinoza’ya göre insan özgür değildir. Ama insan özgürleşebilir. Özgürleşme nedenleri anlamakla olur. Yani bilim (bilmek) özgürlüğe açılan kapıdır. Dolayısıyla Spinoza’nın özgürlüğü “nedenselliğin dışına çıkmak” değil, “nedenselliği kavramak” demektir. İnsan, tutkularının ve otomatik tepkilerinin esiri olmaktan, onları anlayarak ve dönüştürerek kurtulabilir. Günümüzde metakognisyon, öz farkındalık ve yürütücü işlevler üzerine yapılan nörobilim çalışmaları da, insanın düşüncelerini düşünme becerisinin davranışlarını değiştirebildiğini göstermektedir. Belki de Spinoza’nın özgürlük anlayışı, bugünkü psikolojinin en güçlü kavramlarından biri olan öz düzenlemenin erken bir habercisidir.
Albert Ellis, Akılcı Duygusal Davranışçı Terapi ekolünün kurucusudur ve Spinoza’yı açıkça kendisine ilham veren düşünürlerden biri olarak gösterir. Hatta ünlü cümlesi doğrudan Spinoza’dan gelir: “İnsanlar olaylardan değil, olaylar hakkındaki düşüncelerinden etkilenir.” Bu aslında Spinoza’nın Etika’sının psikoterapiye yansımasıdır. Ancak, daha önce de söz ettiğim gibi bu sözü zaten daha önce Stoacı Epiktetos da binyıllar önce söylemiştir. Bana kalırsa, modern bilişsel davranışçı terapinin kurucu cümlesi olarak ele alınabilir.
Başta söz ettiğim nörobilimci Damasio’nun temel iddiası da çok ilginçtir. Özetle şöyle der: “Spinoza, duyguların bedenle ayrılmaz biçimde ilişkili olduğunu üç yüz yıl önce söylemişti. Bugünkü nörobilim de bunu doğruluyor.” Olayın özü, bana kalırsa, nörobilimsel bir perspektiften de bakarsak, otomatik pilottan çıkarak, zihnimizin en üst basamaklarına tırmanma çabası ile (metakognisyon), irademizi devreye sokarak, olana ve bitene bir “dur” demek için, beynimizin özellikle de insanlarda bariz olarak daha iyi gelişmiş olan prefrontal korteksimizi daha iyi kullanma çağrısı gibidir.
Onun için kötülük metafiziktir. Yani yokluğa çağıran, yoklayan her şeyi, insanın conatusunu engelleyen, çabasını ketleyen her şeyi “kötücül” olarak ifade eder. Aslında benzer görüşü Nietzsche’de de görürüz. O da köle ahlakından, efendi ahlakına geçiş çağrısında, bizi üstinsan (Übermensch) yapacak olan, aklımızı kullanma ve güç istencini yola sürme tavsiyesinde bulunur. İlginçtir ki, iki düşünür de, -insani olarak- var olmak için, çaba (conatus ve güç istenci, irade) gerektiren bir akıl ve eylemi işaret etse de, ikisini de aşkın olanı reddeden, nihilistik bir okuma ile anlayanlar olmuştur. Diğer bir deyişle, Spinoza’nın üçüncü düzey bilgi kavramı hesap dışında tutulmuştur.
Bu yorumu destekleyen argüman da Spinoza’nın “bilgi kuramından” gelebilir. Ona göre üç düzey bilgi vardır. İlk düzey ilkel ve zanlardan oluşan “gerçek” ile ötüşmeyen bilgidir ve pasiftir. İkinci düzeydeki bilgi ise “rasyonel” bilgidir e analitiktir. Bilimin ve yaşam dünyasının “gerçek” bilgisi budur. Bir de üçüncü ve daha üst düzey bir bilgi vardır. O da “sezgisel” bilgidir ve bütüncüldür. Burada da gerçeğin ötesindeki “hakikati” görme, anlama ve bilme potansiyelini görürüz. Yine ilginçtir ki, psikiyatrist Arieti de insan düşünce süreçlerini üç düzeyde ele alır. Birincil süre düşüncede psikoz, otizm, bebeksi ve rüyalarda da işleyen irrasyonel bir düşünüş söz konusudur. İkincil süreç düşünce “formal” ve rasyonel düşüncedir. Burada yer ve zaman yerine oturur. Sağlam bir bilim ve yaşam zemini buluruz.........
