menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İslâm Hukukunun Önündeki En Büyük Kilit: Değişmez İcmâ Algısı

11 0
21.09.2026

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tarih Tıp Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

İnsan ve Toplum Bilimleri

Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.

İslâm Hukukunun Önündeki En Büyük Kilit: Değişmez İcmâ Algısı

Kat‘iyyâtın Tahkiminden Zanniyyâtın Yenilenmesine — İslâm Hukukunun İcmâ Anayasası ve Çağa Manifestosu

Vahiy sabittir; içtihat dinamiktir. İcmâ, zannî olanı ebedîleştiren bir mühür değil, ortak aklı yürürlükteki hukuka dönüştüren kurumsal iradedir. İcmâ ile kurulan zannî hüküm, yeni bir icmâ veya nitelikli çoğunluk kararıyla değiştirilebilmeli; bireysel içtihatla kurulan hüküm ise daha güçlü bir içtihadın tercihiyle yürürlükten kaldırılabilmelidir.

GİRİŞ — İCMÂYI KUTSALLAŞTIRMAK DEĞİL, YENİDEN HUKUKİLEŞTİRMEK

İcmâ meselesi, İslâm hukuk düşüncesinin yalnızca teknik başlıklarından biri değildir; din ile hukuk, sabite ile değişken, delil ile yürürlük arasındaki ilişkinin düğüm noktasıdır. İslâm dünyası asırlar boyunca pek çok meselede “icmâ vardır” diyerek tartışmayı kapatmış; kimi zaman zannî içtihatları kat‘î hüküm, tarihsel kabulleri değişmez din ve mezhep içi ittifakları ümmetin müşterek iradesi gibi sunmuştur. Böylece icmâ, ortak aklı harekete geçiren bir yöntem olmaktan çıkarılmış; yeni aklın, yeni içtihadın ve yeni hukukun önüne konulan bir kütüğe dönüştürülmüştür.

Asıl problem icmânın kabul edilmesi değil, mahiyetinin yanlış kurulmasıdır. Sübûtu ve delâleti kat‘î nasların bildirdiği hükümler, icmâ bulunduğu için değil, zaten kat‘î delile dayandığı için bağlayıcıdır. Bu alandaki icmâ kurucu değil, tahkim edicidir. Buna karşılık sübût veya delâlet bakımından zannî olan alanlarda oluşan ittifak, insan aklının ve tarihsel şartların ürünüdür. Hukukî birlik ve toplumsal istikrar için bağlayıcılık kazanabilir; fakat ontolojik olarak vahye dönüşmez, epistemolojik olarak kat‘îleşmez ve zamanlar üstü bir sabite hâline gelmez.

Bugün yapılması gereken, icmâyı inkâr etmek değil; onu doğru yere koymaktır. İcmâ, vahyin rakibi veya üçüncü bir vahiy kaynağı değildir. O, zannî alanda dağınık içtihatları birleştiren, ehliyetli ortak aklı kurumsallaştıran ve hükme yürürlük kazandıran hukukî bir mekanizmadır. Bu manifesto, icmânın delil ve yürürlük teorisini yeniden kurmak; kat‘î olanla zannî olan arasındaki sınırı korumak ve İslâm hukukuna çağın meseleleri karşısında yeniden hareket kabiliyeti kazandırmak için kaleme alınmıştır.

I. BÜYÜK USÛL SORUNU — KAYNAK, YÖNTEM VE YÜRÜRLÜĞÜN BİRBİRİNE KARIŞTIRILMASI

“Aslî deliller Kitap, Sünnet, icmâ ve kıyastır” şeklindeki ezber, farklı mahiyetteki unsurları aynı düzlemde sıraladığı ölçüde ciddi bir kategori sorununa yol açmıştır. Kur’ân vahiy kaynağıdır; Sünnet, vahyin peygamberî beyanı ve uygulamasıdır. İcmâ, ehliyetli ortak iradenin karar usulüdür. Kıyas ise fer‘î mesele hakkında hükme ulaşan akıl yürütme yöntemidir. Kaynak ile yorum yöntemini, hükmün dayanağı ile ona yürürlük kazandıran iradeyi eşitlemek; beşerî faaliyete vahyî kaynak görüntüsü verir.

İcmâ ve kıyasın usûlde yer alması elbette gereklidir; yanlış olan, onların Kitap ve Sünnet’le aynı ontolojik ve epistemolojik basamakta algılanmasıdır. Bu algı, zamanla “icmâya muhalefet nassa muhalefettir” veya “yerleşik kıyas artık değiştirilemez” sonucunu üretmiştir. Oysa beşerî akıl yürütmenin değeri, vahiy olmasında değil; vahyin amaçlarına, adalete, maslahata ve hayatın gerçekliğine uygun çözüm üretmesindedir.

Yeni usûl tasnifi üç ayrı soruya dayanmalıdır: Hükmün kaynağı nedir? Hükme hangi yöntemle ulaşılmıştır? Hüküm hangi yetkili iradeyle yürürlük kazanmıştır? Kaynak düzleminde Kitap ve sahih Sünnet; yöntem düzleminde içtihat, kıyas, istihsan, maslahat ve örf; yürürlük düzleminde ise icmâ, şûrâ, nitelikli çoğunluk ve ulü’l-emrin meşru düzenlemesi değerlendirilmelidir. Bu ayrım kurulmadan İslâm hukukunda ne delil hiyerarşisi ne de hükümlerin değişme rejimi sağlıklı biçimde açıklanabilir.

II. KAT‘Î ALANDA İCMÂ — KURUCU DEĞİL, TAHKİM EDİCİ

Kat‘iyyât alanı, sübûtu ve delâleti kat‘î olan nassın açık hüküm alanıdır. Burada icmâ yeni bir hüküm meydana getirmez; var olan hükmün ümmet bilincindeki kabulünü teyit eder. Namazın farziyeti, adalet emri, can ve mal dokunulmazlığı gibi açık esasların bağlayıcılığı icmâdan önce vardır. İcmâ bunları din hâline getirmez; dinin açık hükmü etrafında toplumsal bütünlüğü tahkim eder.

Bu nedenle kat‘î hüküm ile kat‘î hüküm üzerindeki icmâ birbirinden ayrılmalıdır. Hükmün değişmezliği, icmânın tarihsel gerçekleşmesine değil, dayandığı kat‘î nassa bağlıdır. İcmânın bu alandaki değeri açıklayıcı, koruyucu ve birleştiricidir. Kaynakla teyit mekanizmasını birbirine karıştırmak, icmâyı olduğundan fazla; nassı ise olduğundan az görünür kılar.

III. ZANNÎ ALANDA İCMÂ — BAĞLAYICI OLABİLİR; FAKAT EBEDÎ OLAMAZ

Zannî alan, hükmün sübûtunda, delâletinde veya uygulanmasında birden fazla meşru ihtimalin bulunduğu alandır. Burada alınan icmâ kararı, hukuk güvenliği ve uygulama birliği amacıyla bağlayıcı hâle gelebilir. Fakat bu bağlayıcılık “nas gibi değişmezlik” değil, “yürürlükteki hukuk kuralı” niteliğindedir. Zannî bir kararın toplumu bağlaması başka, dinin değişmez hakikati sayılması başkadır.

İcmâ, zannî hükmün epistemolojik mahiyetini değiştirmez. Bin kişinin aynı kanaatte birleşmesi, beşerî kanaati vahye dönüştürmez; yalnızca ona daha yüksek temsil, daha güçlü meşruiyet ve daha geniş uygulama kabiliyeti kazandırır. Bu nedenle zannî alandaki icmâ, aksi görüşü küfür, bid‘at veya dinden çıkış sebebi sayan bir inanç ölçüsüne çevrilemez. Muhalif görüş ilmî imkânını korur; yürürlük bakımından ertelenmiş olsa da hakikat arayışından çıkarılamaz.

Zannî icmânın en temel hukuk ilkesi şudur: Bir hüküm hangi normatif yöntemle yürürlüğe konulmuşsa, ona denk veya daha güçlü meşru bir yöntemle yürürlükten kaldırılabilmelidir. İcmâ ile kurulan zannî hüküm, şartların değişmesi, maslahatın dönüşmesi, yeni bilginin ortaya çıkması veya hükmün adalet üretmemesi hâlinde yeni bir icmâ yahut önceden belirlenmiş nitelikli çoğunlukla değiştirilebilir. Aksi kabul, geçmiş neslin beşerî iradesine gelecek nesiller üzerinde sınırsız kurucu iktidar tanımaktır.

IV. İÇTİHADIN YÜRÜRLÜK REJİMİ — BEŞERÎ HÜKME BEŞERÎ SINIR

İçtihat, zannî delilden hukukî sonuç çıkarma faaliyetidir. İsabet ihtimali kadar hata ihtimalini de içinde taşır. Bir müçtehidin kıyası veya tercihi, ilmî değer taşıyabilir; fakat salt sahibinin otoritesi sebebiyle bütün zamanları bağlayan genel norm sayılamaz. Bireysel içtihat, yargı kararı, fetva veya kanunlaştırma yoluyla belirli bir çevrede yürürlük kazanmışsa; daha güçlü delile, daha isabetli maslahata ve yeni şartlara dayanan başka bir içtihadın yetkili makamca tercih edilmesiyle yürürlükten kaldırılabilir.

Burada kaldırılan din değil, dinin belirli şartlarda yapılmış beşerî yorumudur. Değişen şeriatın ilâhî özü değil, onun sosyal hayata ilişkin hukukî düzenlemesidir. Bir içtihadı değiştirmeyi dine müdahale saymak, içtihadı fiilen naslaştırmaktır. İçtihadı naslaştıran anlayış, Kur’ân’ın kapısını yeni sorulara kapatır; fıkhı tarihin çözüm arşivinden çıkarıp tarihin değişmez yüküne dönüştürür.

V. İCMÂ İDDİASININ İSPAT YÜKÜ — “VARDIR” DEMEK YETMEZ

İcmâ iddiası, ilmî tartışmayı sona erdiren kolay bir etiket olamaz. İddia eden; hangi dönemin, hangi........

© Akademik Akıl