menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Dinin Bedenlerden Hicreti

36 0
25.03.2026

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Güzel Sanatlar ve Tasarım Fen Hemşirelik İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

"HAYATI: doğal bir OKUyuşla; PAYLAŞmak"

Dinin Bedenlerden Hicreti

Teolojik, siyasal ve kültürel etiketlerle parçalanan İslâm dili, usûle sıkılmış bir kurşun gibi kalbi deliyor; ihtilafı iftiraka, rahmeti husumete dönüştürüyor. Nas ile içtihadı ayıramayan, kendi yorumunu yahut mezhebini mutlak hakikat ilan eden bu kibirli zihin, farkında olmadan modern putçuluğa secde ediyor; “Babalarımızı bu yolda bulduk” diyerek Allah’ın adını perde, çıkarı gaye yapan bir dil üretiyor. Dinden beslenip adaletini boğan, merhametini tüketen bu anlayış hüküm sürdükçe, İslâm bu bedenlerde misafir bile kalmıyor; çünkü İslâm adalet ister, usûl ister, tevazu ister—bunlar yoksa hicret eder: önce dillerden, sonra kalplerden, en sonunda da beldelerden.

İslâm düşüncesi bugün, dışsal tehditlerden ziyade, kendi içindeki kavramsal parçalanmalar sebebiyle derin bir temsil ve meşruiyet krizi yaşamaktadır. “Teolojik İslâm”, “Siyasal İslâm” ve “Kültürel İslâm” gibi ayrımlar, ilk bakışta analitik bir tasnif çabası olarak sunulsa da, zamanla tevhid merkezli bütüncül din tasavvurunu parçalayan ideolojik etiketlere dönüşmüştür. Hangi İslâm sorusu, gerçekte hangi yorumun, hangi yetkinin ve hangi usûlün belirleyici olacağına dair örtük bir iktidar tartışmasını içinde barındırmaktadır. Oysa İslâm, ne salt bir metafizik inanç alanına indirgenebilecek kadar “teolojik”, ne yalnızca iktidar ve güç ilişkilerine hapsedilebilecek kadar “siyasal”, ne de örf ve gelenekle sınırlanabilecek kadar “kültürel” bir olgudur. İslâm’ın normatif yapısı, “tevhid” (“التوحيد” – bütünlüğü esas alan ilke) merkezinde şekillenen; ahlâkı, hukuku, siyaseti ve toplumsal hayatı kuşatan bütüncül bir nizamdır.

Bu bağlamda yaşanan krizin temelinde, usûl–esas ilişkisinin bozulması yatmaktadır. “Usûl esasa mukaddemdir” ilkesi, yalnızca fıkhî bir kaide değil; dinî düşüncenin sağlıklı işlemesini temin eden metodolojik bir zorunluluktur. Dinin “nas alanı” ile “içtihat alanı” (“الاجتهاد” – yorum ve hüküm üretme sahası) arasındaki sınırın kaybolması, her yorumun ya mutlak hakikat ya da mutlak sapkınlık olarak sunulmasına yol açmaktadır. Oysa sübût ve delâleti kat‘î olan alanlarda ihtilaf mümkün değilken; zannî alanlarda çoğulluk hem meşru hem de kaçınılmazdır (Şâtıbî, el-Muvâfakât, II, 8–12). Bu çoğulluğu yok sayan her yaklaşım, farkında olmadan dinî çoğulculuğu değil, dinî tahakkümü üretmektedir.

1. Tevhid Merkezli Bütünlük Ve Din Tasavvuru

İslâm hukuk ve düşünce geleneğinde tevhid (“التوحيد” – varlık, bilgi ve değer alanında bütünlük ilkesi) yalnızca itikadî bir kabul değil; hukukî, ahlâkî ve toplumsal düzenin kurucu eksenidir. Tevhid, dinin parçalanmasına karşı geliştirilen teorik bir savunma değil; bilakis parçalanmayı baştan imkânsız kılan normatif bir çerçevedir. Bu sebeple İslâm’ı teolojik, siyasal veya kültürel alt başlıklara ayırarak okuma girişimleri, yöntembilimsel bir kolaylık sağlamaktan çok, din tasavvurunu işlevsel bütünlüğünden koparan indirgemeci yaklaşımlar üretmektedir. Zira tevhid merkezli bakışta din; inanç–amel, ahlâk–hukuk, birey–toplum ayrımlarının üstünde, bu alanların tamamını anlamlı kılan üst bir ilke olarak konumlanır (Şâtıbî, el-Muvâfakât, II, 5–7).

Bu bağlamda tevhidin ihmal edilmesi, doğrudan doğruya usûl krizine yol açmaktadır. Dini parçalara ayıran her okuma, farkında olmadan normatif hiyerarşiyi tersine çevirmekte; tali olanı aslî, araç olanı amaç hâline getirmektedir. Oysa İslâm hukukunda yöntem (usûl), içerikten (esas) önce gelir ve onu tayin eder. “Usûl esasa mukaddemdir” ilkesi, bu sebeple yalnızca fıkhî bir kaide değil; dinî düşüncenin istikametini koruyan epistemik bir sigortadır. Tevhid merkezli bütünlük kaybolduğunda, din ya soyut bir metafiziğe ya da çıplak bir güç söylemine indirgenmekte; her iki durumda da adalet üretme kapasitesini yitirmektedir.

2. Teolojik İslâm Okuması Ve Metafizik Daralma

“Teolojik İslâm” olarak adlandırılan yaklaşım, dini ağırlıklı olarak itikadî kabuller, metafizik önermeler ve bireysel inanç alanı ile sınırlandırma eğilimindedir. Bu okuma biçiminde İslâm, büyük ölçüde iman esaslarının doğruluğu ve korunması meselesine indirgenirken; ahlâk, hukuk ve toplumsal düzen, tali veya ikincil alanlar olarak görülmektedir. Oysa İslâm hukuk geleneğinde iman (“الإيمان”), amel (“العمل”) ve ahlâk (“الأخلاق”) arasında hiyerarşik bir kopukluk değil, organik bir bütünlük söz konusudur. Teolojiyi merkeze alıp normatif alanları dışarıda bırakan her yaklaşım, dini hayatı düzenleyen bir nizam olmaktan çıkararak, vicdanlara hapsedilmiş soyut bir inanç sistemine dönüştürmektedir (Gazâlî, el-Mustasfâ, I, 10–12).

Bu metafizik daralma, zamanla hukukun ve içtihadın meşruiyet alanını zayıflatmakta, hatta işlevsizleştirmektedir. Zira teolojik okuma, çoğu durumda nassın lafzî boyutuna yoğunlaşırken, nassın maksadî ve toplumsal yönünü ihmal etmektedir. Bu durum, dinin yaşanan hayata müdahalesini azaltmakta; İslâm’ı, “inanılan fakat hayatı dönüştürmeyen” bir yapı hâline getirmektedir. Halbuki İslâm hukukunda din, yalnızca doğruya inanmayı değil; doğruyu hayata hâkim kılmayı hedefler. Teolojik daralma, bu hedefi görünmez kılarak, farkında olmadan sekülerleşmeye kapı aralayan bir sonuç üretmektedir.

3. Siyasal İslâm Okuması Ve Araçsallaştırma Riski

“Siyasal İslâm” olarak adlandırılan yaklaşım, dini esas itibarıyla iktidar, güç ve hâkimiyet ilişkileri üzerinden okumaya yönelir. Bu okuma biçiminde İslâm, normatif bir adalet sistemi olmaktan ziyade, siyasî meşruiyet üretme aracı hâline getirilmektedir. Dinî söylemin siyasal hedeflere eklemlenmesi, ilk bakışta dini kamusal alanda görünür kılıyor gibi dursa da, uzun vadede hukuku ve ahlâkı siyasetin ihtiyaçlarına tâbi kılan bir sonuç üretir. Oysa İslâm hukukunun temel gayesi iktidar inşası değil, adaletin ikamesidir (“العدل” – adalet); siyaset ise bu adaletin gerçekleşmesine hizmet ettiği ölçüde meşruiyet kazanır (Mâverdî, el-Ahkâmü’s-Sultâniyye, s. 15–18).

Bu çerçevede siyasal okuma, dini araçsallaştırma riskini yapısal hâle getirmektedir. Zira siyasetin doğası gereği değişken, pragmatik ve güç merkezli olması, dinin sabit ve ilkesel yapısıyla gerilim üretmektedir. Din, siyasetin diline tercüme edildiğinde; içtihat alanı daralmakta, eleştiri “dine........

© Akademik Akıl