Kadim Bir Devlet Felsefesi Sorusu: İyi Yönetim Bilgi İşi mi, Herkesin İşi mi?
{vendor_count} satıcılarını yönetin
Bu amaçlar hakkında daha fazla bilgi edinin
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tarih Tıp Turizm Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.
Kadim Bir Devlet Felsefesi Sorusu: İyi Yönetim Bilgi İşi mi, Herkesin İşi mi?
Milattan önce beşinci yüzyıl Atina’sında iyi yönetimin kime ait olduğu sorusu kuramsal bir tartışma olarak değil, gündelik bir gerçeklik olarak yaşanıyordu. Bütün yurttaşlara açık halk meclisi yılda kırk dolayında toplanır, savaştan yasa yapımına kadar her konuda son sözü söylerdi. Meclisin gündemini hazırlayan beş yüz kişilik konsey her yıl kurayla belirlenir, halk mahkemelerinde meslekten yargıç bulunmaksızın kurayla gelen yüzlerce yurttaş karar verirdi. Atinalılar kurayı demokrasinin ayırt edici usulü sayıyordu; seçimin servet ve itibar sahiplerini öne çıkararak aristokratik bir sonuç doğurduğu düşünülüyordu. Yoksul yurttaşın meclise gelebilmesi için görev başına ödenek ödeniyordu. Yalnızca askerlik gibi uzmanlık isteyen görevler bu kuralın dışında tutulmuş, on general oyla seçilmiş ve yeniden seçilebilmiştir. Perikles’in yıllarca aynı görevde kalabilmesi bu istisnanın sonucudur. Atina, uzmanlık gerektiren işlerle herkesin katılabileceği işleri kendi içinde ayırmıştı; tartışma, bu sınırın nereden geçeceği üzerineydi.
Bu düzene en sert itiraz, soyu Solon’a uzanan bir aristokrattan, Platon’dan geldi. Hocası Sokrates’in kurayla oluşturulmuş yaklaşık beş yüz kişilik bir halk mahkemesince ölüme mahkûm edilmesi, siyasete bakışını ömür boyu belirledi. Sokrates yönetimi gemicilik ya da hekimlik gibi bilgi gerektiren bir sanat saymış, önemli kararların kurayla ya da çoğunluğun oyuyla ehliyetsiz kişilere bırakılmasını eleştirmişti. Platon bu düşünceyi filozof kral idealine dönüştürdü. Ona göre adalet, herkesin kendi doğasına uygun işi yapmasıdır; ayakkabıcının yönetmeye kalkışması adaletsizliktir. Demokrasi ise sınırsız özgürlük tutkusuyla liyakatsizleri yönetime taşır, ortaya çıkan kaostan bir “halk kurtarıcısı” çıkar ve bu kişi gücü tekeline alıp zorbalaşır. Platon’un gözünde demokrasi, tiranlığa giden en kısa yoldur. Buna karşılık aynı Atina’da Protagoras, insanın her şeyin ölçüsü olduğunu söylüyordu. Herkes için geçerli, değişmez bir adalet yoksa filozof kralın yönetmesi de anlamsızdır; en akılcı yol, çoğunluğun üzerinde uzlaştığı kuralları doğru kabul etmektir. Görecelik böylece demokrasiye bir meşruiyet zemini sağlıyordu.
Aristoteles bu iki görüş arasında bir yol aradı. Yüz elli sekiz kadar sitenin anayasasını tek tek inceledi ve çoğunluğun toplu yargısının tek bir uzmanınkinden daha isabetli olabileceğini savundu. Yurttaşı belirli bir yerde yaşayan kişi olarak değil, yargıya ve yönetime katılma yetkisine sahip kişi olarak tanımladı. En istikrarlı düzen ona göre saf bir biçim değil, orta halli yurttaşların ağırlıkta olduğu, oligarşi ile demokrasinin dengelendiği karma anayasaydı. Çok zenginler kibre ve hükmetme tutkusuna, çok yoksullar bağımlılığa ve huzursuzluğa eğilimliyken orta halliler yönetmek kadar yönetilmeyi de kabul etmeye yatkındı. Platon’un yaşlılık eseri Kanunlar’da kendi idealinden geri adım atması da bu bağlamda anılmalıdır. Filozof kralın erdemine dayanan düzenin gerçekleşemeyeceğini kabul eder ve yasanın yöneticilerin efendisi, yöneticilerin de yasanın hizmetkârı olduğu yerde kurtuluş olduğunu yazar. Bilgiye güvenen düşünür, sonunda iktidarı kurala bağlamayı kabul etmiştir.
Aynı soru, Yunan’dan bağımsız olarak Çin’de de soruldu. Savaşan Beylikler çağının kargaşasında Konfüçyüs, iyi düzenin kaynağını yasa ve cezada değil ahlakta aradı. Halk yalnızca cezayla yönetilirse cezadan kaçmayı öğrenir ama utanç duymaz; erdemle ve örnek davranışla yönetilirse kendiliğinden düzelir. Yönetici her şeyden önce erdemli insan (junzi) olmalıdır ve bu niteliği soylu doğmak değil karakter, bilgi ve dürüstlük verir. Kamu görevlerinin soya, servete ya da kayırmaya göre değil yeteneğe göre dağıtılması gerektiği yolundaki bu ilke, sonraki yüzyıllarda Çin’de memuriyete alımı düzenleyen sınav sisteminin düşünsel temelini oluşturdu. Konfüçyüs için yönetim bir bilgi işidir; ama bu bilgi teknik değil ahlakî bir bilgidir ve yönetici koyduğu kurallara kendisi de bağlıdır. Öğrencisi Mencius ise ağırlığı halka verdi. En değerli olan halktır, devlet ikinci sırada gelir, hükümdar ise en az değerli olandır. Göğün buyruğunu yitiren, halka zulmeden hükümdar artık hükümdar değildir; böyle birini devirmek hükümdar katli sayılmaz, çünkü tahtta oturan artık sıradan bir adamdır. Bu düşünce, Locke’un ve Reform dönemi Monarkomaklarının direnme hakkından yüzyıllarca önce dile getirilmiştir. Legalistler ise tam karşı görüşü savunuyordu. Han Feizi’ye göre insan doğası gereği bencildir, onu erdeme çağırmak boşunadır; düzen ancak açık, yazılı ve istisnasız uygulanan yasayla sağlanır. Yasa soyluya da sıradan insana da eşit uygulanmalıdır, ama hükümdar bu düzenin içinde değil kaynağındadır. Lao Tzu her iki okuldan da ayrılır. Ona göre en iyi yönetici, halkın varlığını ancak hissettiği, işler yolunda gittiğinde halkın “bunu kendimiz yaptık” diyebildiği yöneticidir; devleti küçük bir balığı pişirir gibi yönetmek gerekir, fazla karıştırılırsa dağılır.
Hint düşüncesinde soru, hükümdarın cezalandırma gücü ile ahlakî düzen arasındaki ilişki üzerinden ele alındı. Çandragupta Maurya’nın baş danışmanı Kautilya’ya atfedilen Arthaşastra, idareden istihbarata, maliyeden diplomasiye uzanan sistemli bir devlet yönetimi bilimidir ve Machiavelli’nin Prens’inden yaklaşık on sekiz yüzyıl öncedir. Kautilya devletin kökenini “balık yasası”yla açıklar; otorite yoksa suda büyük balığın küçüğü yutması gibi güçlü zayıfı ezer, insanları bu durumdan kurtarmak için bir kral ve onun cezalandırma gücü gerekir. Burada yönetim açıkça bir uzmanlık işidir; ne var ki bu uzmanlığın ölçüsü yönetilenin rızasında değil, kralın dharmaya, yani kozmik ve ahlakî düzene bağlılığında aranır. Manu Yasaları kralı her şeyden önce dharmanın koruyucusu sayar ve onu bu sorumlulukla bağlar. Kanlı Kalinga savaşının ardından Budizmi benimseyen İmparator Aşoka ise kayalara ve sütunlara kazıttığı fermanlarda yöneticinin tebaasına karşı bir baba gibi sorumlu olduğunu ilan etti; halkın refahını gözeten hizmetleri, dinî hoşgörüyü ve hayvanlara şefkati yönetimin görevleri arasında saydı. Hint geleneğinde bilgiye dayanan yönetim, hesabını halkın iyiliğiyle verir.
Kadim Türk devlet geleneğinin cevabı Orhun Yazıtları’nda okunabilir. Sekizinci yüzyılda........
