menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye’nin Politik İkilemi: İbrahim Anlaşmaları

19 0
03.06.2026

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

İnsan ve Toplum Bilimleri

"HAYATI: doğal bir OKUyuşla; PAYLAŞmak"

Türkiye’nin Politik İkilemi: İbrahim Anlaşmaları

Ortadoğu, son yılların en hızlı dönüşüm süreçlerinden birini yaşıyor. Bir zamanlar birbirini tanımayan, hatta düşman olarak gören ülkeler arasında yeni diplomatik ve ekonomik ilişkiler kuruluyor. Bu dönüşümün en dikkat çekici örneklerinden biri ise 2020 yılında başlayan İbrahim Anlaşmaları oldu. İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Fas ve Sudan arasında normalleşme sürecini başlatan bu anlaşmalar, bölgesel dengeleri önemli ölçüde değiştirdi. Ancak bu yeni tablo, Türkiye açısından önemli bir politik ikilemi de beraberinde getiriyor.

Türkiye, tarihsel olarak Filistin meselesine güçlü destek veren ülkelerden biri oldu. Kamuoyunda Filistin davasına yönelik hassasiyet oldukça yüksek. Siyasi partiler arasında farklı tonlar bulunsa da Filistin halkının haklarının savunulması konusunda geniş bir mutabakat bulunuyor. Buna karşılık Türkiye, aynı zamanda bölgesel güç olma hedefini sürdüren, ekonomik çıkarlarını korumak isteyen ve küresel ticaret ağlarıyla bütünleşmiş bir ülke.

İbrahim Anlaşmaları tam da bu noktada Ankara’yı zorlayan bir denklem yaratıyor. Çünkü anlaşmaların tarafı olan ülkeler, Türkiye’nin ekonomik ve diplomatik ilişkiler geliştirmek istediği önemli aktörler arasında yer alıyor. Körfez sermayesi, enerji projeleri, lojistik koridorları ve teknoloji iş birlikleri açısından bu ülkelerle yakın ilişkiler kurmak Ankara’nın stratejik çıkarlarına hizmet ediyor.

Öte yandan İsrail ile ilişkiler de benzer bir ikilem içeriyor. Türkiye ve İsrail arasında zaman zaman ciddi siyasi krizler yaşansa da ticaret hacmi uzun yıllar boyunca belirli bir seviyenin altına düşmedi. Doğu Akdeniz enerji denkleminden yüksek teknoloji yatırımlarına kadar birçok alanda iş birliği potansiyeli bulunuyor. Ancak Gazze’de yaşanan gelişmeler ve Filistin sorununun çözümsüzlüğü, bu ilişkinin siyasi boyutunu sürekli olarak tartışmalı hale getiriyor.

Buradaki temel soru şudur: Türkiye, Filistin’e verdiği desteği korurken bölgesel normalleşme sürecinin dışında kalabilir mi?Gerçekçi bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde bunun oldukça zor olduğu görülüyor. Çünkü Ortadoğu’da ekonomik entegrasyon hız kazanırken, dışarıda kalmanın maliyeti giderek artıyor. Yeni ticaret koridorları, liman bağlantıları, enerji hatları ve teknoloji ortaklıkları bölgesel rekabetin temel unsurları haline geliyor. Türkiye’nin bu süreçlerden tamamen uzak durması kendi ekonomik ve jeopolitik çıkarlarına zarar verebilir.

Ancak diğer uçta yer alan koşulsuz bir normalleşme politikası da ciddi sorunlar doğurabilir. Türkiye’nin dış politikada sahip olduğu ahlaki ve insani söylemin önemli bir bölümü Filistin meselesi üzerinden şekillenmiştir. Bu söylemden tamamen vazgeçmek yalnızca iç politikada değil, Türkiye’nin uluslararası imajı açısından da maliyetli olabilir.Bu nedenle Ankara’nın önünde üçüncü bir yol bulunuyor. Bu yaklaşım, Filistin halkının haklarını savunmayı sürdürürken bölgesel iş birliği mekanizmalarına katılmayı esas alıyor. Başka bir ifadeyle Türkiye, “ya Filistin ya normalleşme” ikilemini reddederek her iki hedefi aynı anda takip etmeye çalışabilir.

Nitekim son yıllarda Türk dış politikasında buna benzer bir eğilim gözlemleniyor. Bir yandan İsrail’in politikalarına yönelik eleştiriler sürerken diğer yandan diplomatik kanallar açık tutuluyor. Körfez ülkeleriyle ilişkiler geliştirilirken Filistin meselesi uluslararası platformlarda gündemde........

© Akademik Akıl