Tanı Koymak: Hastalığı Bulmak mı? İnsanı Yeniden Adlandırmak mı?
{vendor_count} satıcılarını yönetin
Bu amaçlar hakkında daha fazla bilgi edinin
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.
Tanı Koymak: Hastalığı Bulmak mı? İnsanı Yeniden Adlandırmak mı?
Hekimlikte tanı koymak, çoğu zaman zor bir meselenin aydınlığa kavuşması gibi görülür. Hasta gelir; kimi zaman kaşıntıdan, kimi zaman döküntüden, kimi zaman da aynada gördüğü değişmiş sûretinden yakınır. Anlattıkları dağınıktır, kaygılıdır, zihni bulanıktır. Hekim muayene eder, sorular sorar, geçmişi yoklar, bulguları bir araya getirir ve sonunda hastalığa bir ad verir. O anda sanki belirsizliğin sis perdesi biraz aralanır. Hastanın yaşadığı şey artık isimsiz değildir.
Fakat tanı, yalnızca bir hastalığı bulmak değildir. Tanı aynı zamanda insanın yaşadığı tecrübeye bir isim vermektir. Hekim “psoriasis”, “vitiligo”, “alopesi” ya da “akne” dediğinde sadece deride olup biten biyolojik bir hâdiseyi tarif etmiş olmaz. Aynı zamanda hastanın kendi bedenine, aynadaki yüzüne, başkalarının bakışına ve hatta kendisiyle kurduğu münâsebete de dokunmuş olur. Bu yüzden tanı, sadece tıbbî değil, aynı zamanda insânî ve felsefî bir meseledir. Elbette tıp tanısız olmaz. Tanı olmadan tedavi eksik kalır, takip belirsizleşir, hastalığın seyri hakkında konuşmak güçleşir. Tanı, hekimin yol haritasıdır; hastanın da yaşadığı şeyi anlamlandırmasına yardım eder. İnsan bazen yalnızca neye uğradığını bilmek ister. Hastalığının bir adı olduğunu duymak bile, başlı başına bir teselli olabilir.
Lâkin meselenin bir de öteki yüzü vardır. Tanı, hastaya açıklama getirirken onu bir sınıfa da yerleştirir. Kişi artık sadece “saçları dökülen biri” değildir; “alopesi areata hastası”dır. Sadece “yüzünde kızarıklık olan biri” değildir; “rozasea hastası”dır. Sadece “beyaz lekeleri olan biri” değildir; “vitiligo hastası”dır. Bu adlandırma insanın üzerine yapışan yeni bir kimlik gibi durur. İşte burada hekimin kendisine sorması gereken ince bir soru belirir: Tanı, hastayı özgürleştirir mi, yoksa onu hastalığın adının içine mi hapseder? Bu soru tanıya itiraz etmek için sorulmaz. Bilakis, tanının kıymetini daha derinden anlamak için sorulur. Çünkü iyi hekimlik yalnızca hastalığı seçebilmek değildir; o hastalığın içinde yaşayan insanı da görebilmektir.
Dermatoloji bu meselede hususi bir yere sahiptir. Çünkü deri yalnızca bir organ değildir; insanın dış dünyaya açılan yüzüdür. Deri, bedenin hem sınırı hem de görünür hâlidir. Bu nedenle deri hastalıkları yalnızca biyolojik bir rahatsızlık olarak yaşanmaz. Bazen utanma olur, bazen saklanma olur, bazen aynaya bakamama olur, bazen de kalabalıklar içinde görünmez olmayı isteme hâli olur. Hastalık deride başlar belki; fakat çoğu zaman bakışlarda, ilişkilerde ve insanın iç sesinde devam eder. Bir akne hastasının yüzünü saklama gayreti, bir vitiligo hastasının yaz mevsiminden çekinmesi, saçını kaybeden bir insanın aynayla arasına mesafe koyması yalnızca klinik bulgu değildir. Bunlar, hastalığın insan hayatında açtığı sessiz yaralardır. Tıbbın dili çoğu zaman lezyonun........
