Azgelişmişliğin Gelişmesi: İlerleme Yanılsaması
{vendor_count} satıcılarını yönetin
Bu amaçlar hakkında daha fazla bilgi edinin
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tarih Tıp Turizm Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.
Azgelişmişliğin Gelişmesi: İlerleme Yanılsaması
Alman kökenli iktisatçı ve sosyolog Andre Gunder Frank, 1960’larda küresel kapitalizmin işleyişini sarsıcı bir kavramla özetlemişti: “Azgelişmişliğin gelişmesi”. Frank’ın ileri sürdüğü bu görüş, azgelişmiş ve/veya gelişmekte olan ülkelerin durumunun sadece “henüz yeterince gelişememiş olmak” anlamına gelmediğini aksine; uygulanan yanlış politikalar, dışa dayalı ekonomik tercihler ve yüzeysel reformlar yüzünden azgelişmişliğin dinamik bir biçimde derinleştiğini yani “azgelişmişliğin kendisinin geliştiğini” söylüyordu.
Türkiye’nin durumuna bakıldığında Frank’ın yarım asır önce kuramsallaştırdığı bu acı gerçekle tam manasıyla yüzleşiyoruz olduğumuz görülmektedir. Bizler devasa köprüler, yüksek binalar, şaşaalı projeler ve büyüyen rakamlar üzerinden “geliştiğimizi” sanırken; aslında yapılan her kontrolsüz ve altyapısız hamle, bünyemizdeki yapısal kırılganlıkları ve bağımlılık ilişkilerini daha da büyütüyor.
“Azgelişmişliğin gelişmesi” kuramının temeli, gelişmiş ülkelerin azgelişmiş ve/veya gelişmekte olan ülkeleri kendi kaynak transferi alanı olarak tutmasında yatar. Türkiye, son birkaç yıl hariç, büyüme modelini katma değerli sanayi üretimi, teknoloji ve nitelikli insan kaynağı yerine; sıcak para girişine, inşaata ve yüksek tüketime dayandırdı. Bunun sonucunda ise üretim yapabilmek için bile hammadde ve ara malında dışa bağımlı hale gelen, döviz kurlarındaki en ufak bir dalgalanmada felç olan bir ekonomi ile karşı karşıya kalır oldu. İnşa edilen otoyollar ve devasa gökdelenler birer “gelişmişlik” sembolü olarak sunulurken; arkalarında bıraktıkları hazine garantileri ve kur riskleri, ülkenin gelecek nesillerinin kaynaklarını ipotek altına aldı. İşte Frank’ın kastettiği şey tam olarak buydu: Kalkınma adı altında yapılan harcamaların, ülkeyi daha da bağımlı ve kırılgan hale getirmesi.
Aynı sarmal toplumsal ve kurumsal alanda da kendini gösteriyor. Türkiye’de her ile üniversite açıldı, öğrenci sayıları milyonlarla ifade edilir hale geldi. “Eğitimi yaygınlaştırıyoruz” söyleminin arkasında duran gerçek ise diplomaların değersizleştiği, akademinin niteliğini kaybettiği ve genç işsizliğinin toplumsal krize dönüştüğü bir tablo. Niceliksel olarak büyüyen ama niteliksel olarak içi boşalan bir eğitim sistemi, ülkeyi küresel rekabette öne geçirmek yerine, niteliksiz iş gücü üreten bir fabrikaya dönüştürdü. Gelişen tek şey, eğitimsizliğin ve vasatlığın kurumsallaşma biçimi oldu.
Türkiye’de de yargı bağımsızlığının zedelenmesi, liyakat ilkesinin terk edilmesi ve denetleyici kurumların işlevsizleştirilmesi, yapısal sorunları besleyen unsurlardır. Şeffaflık ve hesap verilebilirlik kaybolduğunda, kaynakların verimsiz ve usulsüz kullanımı meşrulaşır. Hukuk güvenliğinin kalmadığı bir yerde ne yerli yatırımcı uzun vadeli plan yapabilir ne de nitelikli sermaye ülkeye gelir. Geriye sadece yüksek risk, yüksek faiz ve kronikleşen enflasyon kalır.
Gunder Frank’ın teşhisini doğru okumak zorundayız:........
