Kamusal Barışın Normatif Sınırı Örtünme Emri mi, Teşhir Yasağı mı?
{vendor_count} satıcılarını yönetin
Bu amaçlar hakkında daha fazla bilgi edinin
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tarih Tıp Turizm Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.
Kamusal Barışın Normatif Sınırı Örtünme Emri mi, Teşhir Yasağı mı?
Azerbaycan’da dışa vuran baskılardan hareketle bu yazı kaleme alınmıştır…
İlâhî emirler ile insanın pragmatist çıkarları arasındaki gerilim, tarihin en kadim epistemik ve ontolojik krizlerinden biridir. Kutsalın aşkın sınırları karşısında insanın tavrı nadiren saf bir itaat olmuş; ekseriyetle kendi haz, fayda ve iktidar dengesini ilahî irade ile uzlaştırma, daha doğru bir ifadeyle dini kendi konfor alanına ve bencil çıkarlarına göre yontma eğilimi ağır basmıştır. Bu durum, ilahi kelamın sunduğu hukuki düzenlemelerin ve ahlaki çağrıların, insanın bencil zaaflarını terbiye etmek üzere kurgulanan zaman üstü birer normatif ve aksiyolojik ibret levhası olduğunu gözler önüne serer.
Aynı teolojik ve felsefi düzlem, kamusal alanın tanziminde, özellikle de “örtünme” (hicap/tesettür) paradigmasında bütün çarpıcılığıyla kendini gösterir. İslam hukuk teorisinde ve değerler felsefesinde dinin örtünme emri, ontolojik olarak sıfırdan icat edilmiş keyfi bir yasak değil; sosyolojik olarak hâlihazırda var olan bir aksesuarın kullanımına ilişkindir. Yapılan düzenleme; bu aksesuarın kullanım biçiminin nasıl olması gerektiğini ve bu düzenlemenin hangi amaçlara dönük olduğunu ifade eder. Kamusal barışı amaçlayan bu düzenleme, adaleti ve ahlaki normları tesis etmek üzere rasyonel bir sınıra tahvil edilmiştir.
Nûr Suresi’nin 30 ve 31. ayetleri ile Ahzâb Suresi’nin 59. ayeti sosyal barışın temini ve sosyal asayişin sürdürülmesine dönük bir perspektiften okunduğunda, ilahi iradenin amacının kadını ötekileştirmek veya bedeni şeytanlaştırmak olmadığı, aksine hem “takanı” hem de “bakanı” eş zamanlı olarak koruyan rasyonel bir toplumsal emniyet supabı olduğu açıkça görülür.
Sosyolojik ve hukuki normlar, kamusal alanın kaosa ve anarşiye sürüklenmesini önlemek için hem topluma hem de hukuka belirli sınırlar çizer. Nûr Suresi’ndeki düzenlemenin erkeklere yönelik “gözleri haramdan sakınma” emriyle başlaması bu yönüyle tesadüfi değildir. Bu durum, bir düzenlemeden etkilenecek yapıların tümünün göz önünde bulundurulması ve başkalarını dikkate alması gerektiği çağrısına işaret eder. Metin, kamusal alanı iştah odaklı bir gözetleme sahnesi olmaktan çıkarıp, karşılıklı sükûnetin ve etik mesafenin hâkim olduğu bir alana dönüştürmeyi hedefler. Bakan taraf, bu vurgu ile muhatabını göz hapsine alamaz ve gözleriyle muhatabını rahatsız edici tavırlarla taciz edemez. Takip eden ayette, kadının bedensel cazibesini kamusal alanda bir silaha veya haksız bir üstünlük aracına dönüştürmemesine dikkat çekilmiştir. Bedenini hem daha mütevazı konumdaki hemcinslerine hem de karşı cinslerine bir silah olarak kullanmak ne denli sakıncalı ise, erkeğin de gözleriyle muhatabını kuşatıp nesneleştirmesi o denli norm dışı olarak dikkatlere sunularak bir sınırlamaya gidilmesi öğütlenmiştir. Sahip olduğu bedensel avantajlarla daha mütevazı bir bedene sahip kadınlar üzerinde bir üstünlük kurması hukuken sakıncalı görüldüğü gibi, erkekleri bedeni sayesinde etki altına alması da bu düzenleme ile sınırlandırılmak istenmiştir.
Beden, “ötekinin ve benim” ayrımı üzerinden sadece üstüne kumaş atılacak nesnel bir kemik ve et kütlesi değil, insan bedeni dünyanın algısal merkezi ve varoluşun öznesidir. Bu yüzden önemsiz addedilemez.
Örtünme, bakışı sınırlama eylemi olarak, bakanın gözündeki iştahı kırarken, takanı da bayağılaşmaktan ve bir arzunun nesnesine indirgenmekten koruyan çift yönlü bir kalkan işlevi görür. Zira bir uzuv olarak baş, saçımızı besleyen bir saksı ya da iki metre kumaşın giydirildiği bir askı veya manken değil; insanı insan kılan bilincin merkezi organıdır. Trafik kurallarının varlığı, trafiği düzenleme görevi sebebiyle değerlidir; insan hayatını koruyan yönünden ve trafikten bağımsız bir kanun olmanın tek başına bir değeri yoktur. Mesela emniyet kemerinin bizatihi bir ahlaki erdem olmaktan ziyade, olası felaketleri önleyen rasyonel normlar olması gibi, örtünme de kamusal alanda haksız rekabeti, tahrik unsurlarını ve psişik tacizleri engelleyen kamu hukukuna dair rasyonel bir düzenlemedir. Örtünmek bizzat ve koruduğu değerlerden bağımsız, tek başına aşkın bir erdem değil; kamusal alanda insanı, bilinci ve toplumu koruma görevine dönük olduğu için değerlidir. Bu yüzden korunması icap eder; bu tahrik unsurlarının ortadan kalktığı ortamlarda bu yasağın ortadan kalkması da bunun işaretidir. Zira örtünme bir illete bina edilir; illet ortadan kalktığında örtünmenin gereği de ortadan kalkar.
Ne var ki, günümüz Müslüman dünyasındaki pratikler incelendiğinde, ilahi iradenin koyduğu normatif sınırların etrafından dolaşan pragmatist zihniyetin bu alanda da dirildiği görülür. Örtünme emrinin özü ve ahlaki değeri, küresel tüketim kültürünün pazarında moda trendlerine, logolara ve kozmetik kurgulara kurban edilmektedir. Jean Baudrillard’ın “tüketim toplumunun nesneler sistemi” teorisinde işaret ettiği üzere, simgelerin ve markaların gerçeğin yerini aldığı bir hipergerçeklik evrenindeyiz. Başı örten bir kumaş parçasının gizlemeyi amaçladığı çekiciliği; renkler, markalar ve lüks tüketim kodları marifetiyle daha cazibeli hâle getiren pragmatist yaklaşım, paradoksal bir şekilde gizlenmesi istenen unsuru daha berrak ve kışkırtıcı bir biçimde görünür kılmaktadır. İçselleştirilerek sindirilememiş dindarlıktan doğan ve aşağılık kompleksinden beslenen bu pespayelik, markaların etiketleri altına gizlenmiş estetikten ve değerden yoksun bir “varoş dindarlığı” üretmektedir. Başını örterek biçimsel olarak kurala uymuş izlenimi uyandıranların, bedenlerini etkili bir pazarlama ve cazibe aracına dönüştürdükleri görülür. Hâlihazırdaki bu uygulamalar normun özünü ve arkasındaki ahlaki omurgayı buharlaştırmıştır. Renk armonisi ve renklerin dili ile etrafa “ben buradayım, beni mutlaka görmelisiniz, aradığınızı bende bulabilirsiniz” mesajı veren dişi ve erkek kumaşın örttüğü bedenlerinin çığlığıyla muhatap ve ilgili arar.
Kur’an metninin iç bütünlüğü dikkate alındığında, örtünme emrinin sadece başın gizlenmesine indirgenemeyeceği, aksine bedenin iştah uyandıran hatlarının kamu barışını tehdit etmeyecek bir sınıra çekilmesini amaçladığı anlaşılır. Dinin buradaki temel gayesi, sahile vuran cesetlerin örtülmesi ve gizlenmesi değil, söz konusu cesetlerin sahiplerinin onurlu bireyler olarak yaşamalarını temin etmektir. İlahi vahyin üstlendiği bir diğer sorumluluk ise insanı kendi nefsânî ihtiraslarının ve teşhircilik arzularının yıkıcılığından korumaktır.
Norm ile değerin çatıştığı her noktada, insan elindeki hile aparatıyla dini kendi menfaatine yontup büktüğü sürece, ahlaki körleşme ve toplumsal çürüme kaçınılmaz bir son olarak kapıda olacaktır.
Tüm bunlardan sonra öncelikle uygulamanın örtünme emri mi, yoksa açma yasağı mı olarak görülmesi gerektiği konusunda kuşkuluyum. Teolojik olarak doğru algı hangi yaklaşımdadır bunu tespit etmek zor. Teolojik olarak bu iki bakışın pratik bir farkı olmadığı için, böyle bir ayrımın bir anlamı olmadığı söylenebilirse bile felsefi olarak bu tartışma anlamlıdır. Zira şayet emir örtünmek ise, inandıklarını söyledikleri hâlde bakışlarını ya da bedenlerini veya hem gözlerini hem de bedenini sınırsızca ve pervasızca başkalarını taciz etme aracı olarak kullananlar kabahatlidirler. “Açmışa bakıyorum” şeklindeki yaklaşım, “gözlerini haramdan sakınsınlar” sınırlamasıyla daha başlangıçta eleştiriye açık hâle gelir. İkinci basamakta ise gözlerine sahip olamayan irade fukarası kitleyi yoldan çıkarıp işlerini zorlaştıracak şekilde tahrik edici olunmasın şeklindeki bir sınırlama ile düzenleme, toplum barışının temini yönünde bir sorumluluk üstlenir.
Şayet emredilen açılmamaksa; bedenini bir teşhir aracı olarak sergilemeyen, bedenini başkalarının bakışından sakınan ve bakışlarını da ötekinin bedeninden sakınan, başkalarını bedeniyle ve bakışlarıyla taciz etmeyen kişi, inandığını iddia ettiği dinin gereğini yapmış, dinin kutsalına itaat etmiştir.
Bu durumda sorulması gereken soru; dinin emri-yasağı, başı ve başta olanı örtme/gizleme amacı mı güder? Zira bazılarımız amacın başı örtmek olduğu varsayımı ile, emrin bu olduğu anlayışıyla başı örterek, geriye kalan bedene ilişkin israfçı hatta oldukça teşhirci davranabiliyorlar. Konuya ilişkin ayetin metninden anlaşıldığı kadarıyla, düzenlemede gözetilen amaç sadece başın örtülmesi değildir; başlarını örttükleri örtüleri ile bedenlerinin “iştah uyandıran” güzelliklerini de gözlerden uzak tutmalarıdır. Bundan hem örtünmesi istenenin selameti hem de bakarak ondan etkilenecek olanın ruh sağlığının korunması amaçlanmış görünür. Zira Kur’an’da........
