İnsan Kafatasının İçine Sığar mı? Bizi Biz Yapan Beyin mi, İlişkiler mi?
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.
İnsan Kafatasının İçine Sığar mı? Bizi Biz Yapan Beyin mi, İlişkiler mi?
Bilim çağının en güçlü sloganlarından biri belki de hiç açıkça söylenmedi. Ama her gün tekrarlandı:
Artık mutluluğumuzu dopaminle, üzüntümüzü serotoninle, kararlarımızı frontal lobla açıklıyoruz. Gazetelerde ve popüler bilim yayınlarında sık sık benzer başlıklarla karşılaşıyoruz: “Aşkın merkezi bulundu”, “Ahlakın beyin bölgesi keşfedildi”, “İnanç davranışının nörolojik temeli ortaya çıktı.”
Bu haberleri okudukça farkında olmadan şu düşünceye biraz daha yaklaşıyoruz:
Eğer beyni tam olarak anlayabilirsek, insanı da bütünüyle anlamış oluruz.
Peki gerçekten öyle mi?
İşin ilginç yanı, bu soru aslında yeni değil. Nörobilim laboratuvarlarında doğmadı. Felsefe, yaklaşık iki bin beş yüz yıldır aynı meselenin etrafında dönüyor:
Bir şeyi, o şey yapan nedir?
Bir otomobili motoru mu otomobil yapar?
Bir orkestrayı kemancılar mı oluşturur?
Bir şehri binalar mı meydana getirir?
Yoksa asıl önemli olan bütün bu parçaların birbirleriyle kurduğu ilişkiler midir?
Modern bilim uzun yıllar boyunca beyni de benzer bir mantıkla inceledi. Hafıza bir bölgede, dil başka bir bölgede, duygular başka bir bölgede aranıyordu. Beyin adeta farklı görevlerden sorumlu departmanlardan oluşan bir kurum gibi görülüyordu.
Bugün ise bu tablo yavaş yavaş değişiyor.
Son yıllarda öne çıkan ağ sinirbilimi yaklaşımı, beyni yalnızca ayrı ayrı çalışan bölümlerin toplamı olarak görmüyor. Dikkatini daha çok beyin bölgeleri arasındaki bağlantılara ve etkileşimlere yöneltiyor. Sorulan soru artık yalnızca “Hangi bölge ne yapıyor?” değil.
“Bu bölgeler birbirleriyle nasıl çalışıyor?”
Bu değişim aslında düşündüğümüzden çok daha önemli.
Bir futbol takımını ele alalım. Dünyanın en iyi futbolcularını aynı sahaya sürebilirsiniz. Ancak birbirleriyle uyum içinde oynayamıyorlarsa başarısız olabilirler. Buna karşılık mütevazı bir kadro, güçlü bir takım oyunu sayesinde büyük başarılar kazanabilir.
Belki de beyin de böyledir.
Belki mesele yalnızca parçaların gücü değil parçalar arasındaki ilişkinin niteliğidir.
Tam bu noktada felsefe yeniden kapıyı çalıyor. 17. yüzyıl filozofu Baruch Spinoza, doğadaki hiçbir varlığın bütünden koparılarak anlaşılamayacağını savunuyordu. Ona göre bir şeyin ne olduğunu anlamak için yalnızca onun içine bakmak yetmez onun diğer şeylerle kurduğu ilişkileri de görmek gerekir.
Elbette bugün sinirbilimin ulaştığı sonuçlar Spinoza’nın fikirlerini doğruluyor demek doğru olmaz. Bilim ve felsefe farklı yöntemlerle ilerler. Ancak dikkat çekici bir paralellik var:
Her ikisi de bizi tek tek parçalardan çok ilişkilerin önemine götürüyor.
Belki sorun beynin önemini küçümsemek değildir. Hiç kuşkusuz beyin, bizi biz yapan en karmaşık ve en hayati organdır. Sorun, onu tek açıklama haline getirmektir.
Çünkü insan yalnızca nöronlardan oluşan biyolojik bir nesne değildir.
Dilimiz başkalarıyla kurduğumuz ilişkiler içinde gelişir.
Karakterimiz ailemiz, arkadaşlarımız ve yaşadığımız toplum tarafından şekillenir.
Hatıralarımızın büyük kısmı başka insanlarla paylaşılmış deneyimlerden oluşur.
Hatta kimlik dediğimiz şey bile çoğu zaman yalnız........
