menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Zehirlenmiş Sera

6 0
31.07.2026

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

İnsan ve Toplum Bilimleri

Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.

Tıp fakültelerinde bir akademik klinik, aslında bir seraya benzer. Uzmanlık öğrencileri bu seraya bırakılan tohumlardır; merakları, yetenekleri ve üretme ihtimalleri vardır. Eğitim, toprağı; bilimsel çalışma, suyu; eleştirel düşünce, ışığı; kurum kültürü ise seranın iklimini oluşturur. Akademisyenlerin temel görevi yalnızca ders anlatmak ya da araştırma başlığı vermek değil, bütün bu şartları üretime elverişli hâle getirmektir.

Fakat bazı seralarda tohumlardan sürekli ürün beklenirken toprağın yıllardır işlenmediği, suyun zehirlendiği, camların ışık geçirmediği ve içerideki havanın çürüdüğü görülmez. Bahçıvanlar seranın iklimini düzenlemek yerine tohumların isteksizliğinden yakınır. Fidelerin neden büyümediğini sorgular, fakat toprağa dokunmaz; suyu değiştirmez; ışığın önündeki kiri temizlemez. Sonunda yeni gelen her tohum, kendisinden önce solanları görerek büyümekten değil, yalnızca hayatta kalmaktan öğrenir.

Böyle bir ortamda akademik merak zamanla kusur, soru sormak zahmet, araştırma yapmak angarya, eğitim vermek ise karşılıksız bir fedakârlık gibi algılanmaya başlar. Üretmek isteyenlerin enerjisi, üretmeyenlerin ataleti içinde tüketilir. Bir süre sonra yalnızca öğrenciler değil, yıllardır emek veren eğitimciler de köklerini geri çeker; ders anlatma, araştırma yapma ve yeni bir şey başlatma arzularını kaybederler.

Buradaki mesele, tohumların niteliksizliği değildir. Asıl mesele, seranın ikliminden sorumlu olanların bahçıvanlık görevini terk etmesidir. Çünkü bahçıvanın işi fideleri azarlamak değil; toprağı verimli, suyu temiz, ışığı ulaşılabilir ve iklimi gelişmeye uygun hâle getirmektir.

Sorunun daha derin bir katmanı ise bahçıvanların nasıl seçildiğidir. Kimi insanlar, kendi yetişme dönemlerinde akademik üretimi önemsemez; bilimsel çalışmalardan uzak durur, eğitim faaliyetlerine katılmaz, araştırma yapmaz, akademik sorumluluk üstlenmez. Hatta açıkça akademiyi düşünmediğini, akademisyenlik istemediğini söyler. Fakat uzmanlığını aldıktan sonra, akademisyenliği bir bilim ve eğitim sorumluluğu olarak değil, elde edilebilecek bir unvan ve makam olarak görmeye başlar. Bir gün ansızın, geçmişinde hiçbir hazırlık, emek veya akademik yönelim bulunmaksızın, “Ben de akademisyen olayım” deme cesaretini kendinde bulur.

Normal koşullarda akademik sistemin böyle bir talebe vereceği cevap açıktır: Akademisyenlik bir anda karar verilerek girilecek bir makam değil, yıllar boyunca bilimsel üretim, eğitimcilik, eleştirel düşünme, yöntem bilgisi ve kurumsal sorumlulukla hazırlanılan bir meslektir. Ancak liyakat düzeninin zayıfladığı yapılarda bu temel gerçek önemini kaybeder. Bilimsel yeterlilik, eğitim becerisi, araştırma geçmişi ve akademik ahlak yerine ilişki ağları devreye girer.

Birinin tanıdığı, diğerinin yakını, aynı cemaatten, aynı dernekten, aynı siyasi veya ideolojik çevreden, aynı inanç dünyasından ya da aynı grup aidiyetinden olmak; bilimsel liyakatin önüne geçebilir. Bazen “bizden” olması yeterli görülür. Kimin yakını olduğu, hangi çevreye ait olduğu ve kim tarafından desteklendiği; ne bildiğinden, ne ürettiğinden ve ne öğretebildiğinden daha belirleyici hâle gelir.

Böylece kendi yetişme döneminde bahçıvanlığın temel ilkelerini öğrenmemiş, toprağı tanımamış, tohumu gözlemlememiş, suyun ve ışığın nasıl ayarlanacağını bilmeyen biri, içinden çıktığı nice emklerle geliştirilmiş o seranın veya başka bir seranın başına başbahçıvan olarak atanır. Kendisi sağlıklı bir akademik iklimde yetişmemiştir; bilimsel üretim alışkanlığı kazanmamış, eğitim sorumluluğu almamış, akademik emeğin zahmetine katlanmamıştır. Buna rağmen kendisinden akademisyen yetiştirmesi, araştırma ortamı kurması, uzmanlık eğitimi vermesi ve bir kliniğe akademik yön göstermesi beklenir.

Oysa bilmediği bir iklimi kuramaz; kendisinde bulunmayan bir kültürü başkasına aktaramaz. Bilimsel merakı tanımayan merakı teşvik edemez. Araştırma disiplininden geçmemiş biri araştırma disiplini oluşturamaz. Eğitimcilik sorumluluğu taşımamış biri eğitim programını yalnızca takvim, imza, sunum ve nöbet çizelgesinden ibaret zanneder.

Başbahçıvan olarak getirildiği serada önce mevcut üretim kapasitesi zayıflar. Çalışanlar destek görmez, üretmeye çalışanlar yalnızlaşır, bilimsel çaba görünmez hâle gelir. Başarı yerine uyum, eleştirel düşünce yerine itaat, akademik yeterlilik yerine kişisel yakınlık ödüllendirilmeye başlanır. Bir süre sonra üretmeyenlerin rahat ettiği, üretmeye çalışanların ise yorulduğu ve cezalandırıldığı bir düzen kurulur.

Eğer böyle biri kendi yetiştiği kliniğe geri dönerse, zaten zayıf olan iklimi daha da ağırlaştırabilir. Kendisine sunulmayanı başkasına sunamaz; fakat çoğu zaman bu yetersizliğin farkına da varmaz. Geçmişindeki eksiklikleri sorgulamak yerine, bulunduğu makamı yeterliliğinin kanıtı olarak kabul eder. Atanmış olmayı yetişmiş olmakla, yetki sahibi olmayı yetkin olmakla, unvan taşımayı akademisyen olmakla karıştırır.

Asıl trajedi, bu kişilerin yalnızca yetersiz olmaları değildir. Daha ağır olan, öz değerlendirmeden, öz eleştiriden ve öz farkındalıktan yoksun olmalarıdır. Akademik başarısızlığın sorumluluğunu kendi........

© Akademik Akıl