Bir Acil Hekiminin Rüyaları 3: Başkanın Dairesi
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tarih Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.
Bir Acil Hekiminin Rüyaları 3: Başkanın Dairesi
Bu gece gördüğüm rüyam da, gençlik yıllarıma dönmüş ve o zaman çalıştığım acil tıp kliniklerinin birinde idim.Acil tıp kliniğimizin içine küçük daireler yapılmıştı.Duvarları görünmüyordu; buna rağmen herkes sınırlarını biliyordu. Bir hastaya yaklaşırken bir asistanın, bir ölçümü kontrol ederken bir hemşirenin, bir öğrenciden açıklama isterken başka birinin özel mülküne girmiş oluyordunuz.Koridorda ilerlemek mümkündü.Bir şeyi düzeltmek içinse komşulardan izin almak gerekiyordu.Başkan yeni atanmıştı. Patronun hemşehrisiydi; bir akademik çalışması bulamadığımız için nasıl bir akademisyen olduğunu pek öğrenemedik. Sanırım camiada pek bilinen biri değilmiş üstelik yıllardır akademisyen olmayacağını söylüyormuş.Patron, bunca deneyimli hocanın arasından onu seçmişti. Devir teslim kısa sürdü. Kendisine yetkiler verildi; yeterlilik meselesinin daha sonra ele alınmasına bile gerek duyulmadı.
İlk sabah hepimizi dinledi, sonra sırtını koltuğa yasladı.
ve“Kimsenin düzenini bozmayalım” dedi.Bu sözün üzerine görünmez duvarlar biraz daha kalınlaştı.Kısa zamanda kliniğin kendine özgü bir sözlüğü oluştu. Bir yanlış yeterince tekrarlandığında “uygulama”, daha uzun süre tekrarlandığında “gelenek” adını alıyordu. Düzeltilmesini istemekse “huzursuzluk” başlığı altında değerlendiriliyordu. Normal olan bir şeyle karşılaşınca insanlar önce birbirlerine bakıyor, bunun kim tarafından getirildiğini anlamaya çalışıyordu.Yıllar boyunca kurulmuş bilimsel işleyişin parçaları birer birer yerlerinden çıktı. Hasta başında sorulan sorular, gerekçesi tartışılan kararlar, dikkatle yapılan kontroller giderek lüzumsuz bir incelik sayıldı. Eski usuller hâlâ biliniyordu; fakat yaşlı bir akrabanın her bayram anlattığı hikâyeler gibi, baş sallayarak dinlenip unutuluyordu.“Burada bazı şeyler artık düzelmez,” deniliyordu.Bu cümleyi söyleyen kişi hemen ardından çayından bir yudum alıyor, böylece insanlığın çözemediği meseleyi kendi bakımından kapatmış oluyordu.Asistanın alıştığı bir boşluk, öğrencinin muaf tutulduğu bir sorumluluk, hemşirenin sorgulanmayan bir uygulaması, yardımcı personelin aşılmaması gereken bir sınırı vardı. Herkesin payına aynı büyüklükte yer düşmüyordu; ancak tapular eşit derecede kutsaldı. Bu küçük dairelerin arasına sıkışan hasta, her kapıda biraz daha inceliyordu.Bir gece vizite katıldım. Nöbeti devreden hekim, hastaları sanki önceki cildi kaybolmuş bir romanın ortasından anlatıyordu. Birinin neden burada olduğu söyleniyor, gece başına ne geldiği atlanıyordu. Ötekinin sonucu beklenen tetkiki unutulmuştu. Yapıldığı sanılan tedavinin yapılıp yapılmadığı belli değildi; kimin yeniden değerlendirilmesi gerektiği devirle birlikte havaya karışıyordu. Dinleyenler başlarını sallıyordu. Eksik bilgilerin düştüğü yerde ses çıkmadığı için kimse bir şey kaybolduğunu fark etmiyordu.“Bu hastanın seyri nasıl?” diye sordum.
Kayıtlara baktım. Tansiyon, nabız ve öteki hayati bulgular son derece terbiyeli rakamlardı. Yan yana düzgünce oturmuş, hiçbir taşkınlık yapmıyorlardı. Hastanın yüzü ise o rakamların anlattığı toplantıya katılmamış gibiydi. Ölçümleri kontrol ettik. Değerler değişti. Başka hastalarda da aynı şey oldu. Birkaç kez tekrarlayınca kayıtlarla bedenler arasında düzenli bir anlaşmazlık bulunduğunu gördüm.
“Hangisi doğru?” dedim.
Kâğıdı gösterdiler. Kâğıdın itiraz etme huyu yoktu.Hasta dosyaları da bu sakinliğe uygundu. Saatler süren bir başvurudan geriye iki satır kalıyordu. Muayenenin ayrıntısı, kararın gerekçesi, tedaviye verilen yanıt yazılmamıştı. Dosyayı okuyan biri, hastanın burada bulunup bulunmadığından bile kuşkulanabilirdi.
İnsan, bütün belirtileriyle içeri giriyor; kâğıttan tek kelime hâlinde çıkıyordu: “İyi.”
Bazı dosyalarda ise tanı çoktan konmuş, onu destekleyecek bulgular henüz yetişememişti. Bir hastalık adı seçiliyor, hasta o adın altına yerleştiriliyordu. Bulgular uymadığında başlık korunuyor, ayrıntılar gözden düşüyordu. Bu başlıklarla başka bölümlere danışılıyor, bazen de insanlar evlerine gönderiliyordu. Tanının dayanağını sorduğumda ekrandaki tanı hanesi gösteriliyordu. Yazılmış olması, nasıl bilindiğini açıklamaya yetiyordu.Saatin saniye kolu hastanın göğsünde dönüyormuş gibi geldi bana.
Öte yanda göğsünü tutan bir hasta bekliyordu. Başında dolaşanların hareketlerinden yoğun bir iş yapıldığı anlaşılıyor, fakat doğru tanı ve gerekli tedavi bir türlü zamanında yerini bulamıyordu. Kalp krizi ihtimali konuşulurken bile dakikalar rahatça geçiyordu. Eksik bilgi, aceleci kanaatle birleşince ortaya tuhaf bir güven çıkıyordu: Ne yapılacağını tam bilmeyen insan, beklemenin sakıncası bulunmadığından emin olabiliyordu.
Başka bir yatağın yanında, hayati önem taşıyan temel bir yaklaşımın bilinmediğini gördüm. Bir öncekinde yanlış tedavi başlanmıştı. Anlattık, düzelttik, nedenini açıkladık. Ertesi nöbette aynı uygulamaya yeniden rastladım. Söylediklerimiz hatırlanıyordu; yalnızca davranışa dönüşmemişti.
“Hocam, bunu yapmayın demiştiniz,” dediler.
Bunu, uygulamayı sürdürürken söylediler. Hafızanın sağlam, bağlantı kablosunun kopuk olduğu bir cihazın karşısında gibiydim.Konsültasyon için üst katları aradığımızda da sesimiz garip biçimde küçülüyordu. Kıdemli bir hocanın gerekçeli değerlendirmesi, telefonun öteki ucuna ulaşıncaya kadar dikkate alınması gerekmeyen bir talebe dönüşüyordu. Diğer bölümlerin hocaları ve uzmanları, konuşanın kim olduğunu dinlemeden acil servise dair hazır kanaatlerini açıyorlardı.
Başkanın bilmedikleri bütün kliniğin ortak özgeçmişine yazılmıştı. Onun temsil ettiği yerdeki yetersizlik, içerideki herkesin alnına vurulmuş bir mühür gibi dolaşıyordu. Bir hocanın yıllarca edindiği bilgi, kapısındaki bölüm adı yüzünden değer kaybediyordu.Hastane içinde mesleki ağırlığımızın azaldığını ancak bir hastaya yer ararken tam olarak hissediyorduk; yukarıdaki kapılar ağırlaşmıştı.Hele hasta Patronun tanıdığıysa nereye yatırılacağı da ondan soruluyordu. Yakınlık, muayene bulgularının arasına yeni bir hayati belirti olarak girmişti. Bazı dosyalarda neredeyse ayrı bir kutucuk vardı: Tansiyon, nabız, tanışıklık..Bekleyenlerden birinin kalbi, bu görüşmeler sürerken durdu. Arrest çağrısı yapıldığında görünmez dairelerin kapıları aynı anda açıldı. İçeriden çok sayıda insan çıktı; görevler ise içeride kalmıştı.Resüsitasyon odasında herkes bir şey söylüyordu. Aynı işe birkaç el uzanıyor, başka bir iş sahipsiz kalıyordu. Kimin neyi yaptığı, söylenenin duyulup duyulmadığı, istenenin uygulanıp uygulanmadığı belirsizleşiyordu. Göğüs basıları, sesler ve telaş arasında ekip düzeni dağılıyordu. Bir orkestra düşünün: Bütün çalgılar var, herkes çalıyor, fakat her biri başka bir eserin en heyecanlı yerinde.Sesimi yükseltip görevleri belirginleştirmeye çalıştım. Birkaç kişi toparlandı. Birkaç kişi aynı anda başka yönlere döndü. Bir insanın hayatı, herkesin iyi niyetli hareketlerinin birbirine engel olmadığı o dar aralıktan geçmeye çalışıyordu.Kapının dışında yakınları bekliyordu. Onlara ne olduğunu, içeride ne yapıldığını açıklamak kimsenin üstlendiği bir görev değildi. İçeride zaman saniyelere bölünmüş, dışarıda tek parça hâlinde insanların üzerine çökmüştü. Biri yüzümü görmeye çalıştı. Söyleyeceğim bir cümleye yer açmak için herkes sustu. O sessizliğin karşısında, odadaki bütün gürültüden daha ağır bir şey hissettim.Rüyada o gece uzadıkça uzadı. Görüntülemeye gönderilen hastalar koridorda belirdi. Beyin kanaması kuşkusu taşıyan biri, ardından beyin damarında tıkanıklık olabileceği düşünülen bir başkası, yürüyerek BT’ye ve MR’a gidiyordu. Güvenli taşıma ve uygun eşlik gereksinimi, “Yürüyebiliyor” cümlesinin içinde kaybolmuştu. Ayakta durabilmek, yolculuk izni yerine geçiyordu.“Ya yolda kötüleşirse?” diye sordum.Sorunun cevabı sanki görüntüleme bölümüne bırakılmıştı.Aynı kayıtsızlık tuvalete giderken, servise çıkarılırken, hastane içinde başka bir yere taşınırken de sürüyordu. Hastanın bulunduğu yataktan ayrılmasıyla sorumluluğun da ondan ayrıldığına inanılıyor gibiydi. Koridorlar, tıbbın iki oda arasında geçerli sayılmadığı uzun sınır bölgelerine........
