Rıza
“...ve en çok neyi özlüyorsun?” diye sordum. Yüzüme baktı, "Fırın ekmeğimizi, kaymakla balı" dedi. Gözlerini kaçırmadan, gülmeye çabaladı. Mutluluktan çok hüzünle dolu bir gülümsemeydi bu. Gözlerinden okunan özlem bu zoraki gülümsemeye ihanet ediyor gibiydi... Başka bir hayatın soluk anılarına, tatlı bir yadediş. Onunla ikinci konuşmamızdı.
İlki, onu süpermarketin arka tarafındaki kuytu duvarda, büyük paçavralar ve yıpranmış bir battaniyenin altına kıvrılıp yatarken gördüğüm zamandı. Boşluğa bakan keskin siyah gözlerini fark etmiştim. Daha az önce kendi akıl sağlığından haber almış gibi bir hali vardı. Kayıp bir deliydi sanki. O da bizim gibi hüzünlü bir göçmen hikayesinin kahramanı gibiydi. Görünüşünden, bakımsız saç sakalından, esmer yüzünden, çatlamış dudaklarından ve yıpranmış giysilerinden, uzun süredir sokaklarda yaşadığını anlayabiliyordum. Vaktinden önce yaşlanmış genç bir adamdı. İlk konuşmamızda adının Rıza olduğunu söylemişti.
Sessizdi. Ben de fazla soru sormaktan kaçınıyordum. Ama ikinci karşılaşmamızda bana İranlı olduğunu ve uzun yıllardır Toronto'da yaşadığını söyledi. İşlerin hangi noktada buraya vardığını ve neden, nasıl sokaklarda yaşamaya başladığını anlatmadı, ben de hikayesini öğrenmekte ısrarcı davranmadım. Tek söylediği, geldiği yere geri dönmek istediğiydi. Her iki seferde de ona uzattığım parayı almayı reddetmesinden etkilenmiştim. Sigaramı kabul edip sadakamı geri........
