Birbirinin yükünü omuzlama ahlakı
Zygmunt Bauman'ın "Akışkan Modernite" olarak tanımladığı çağ, insan ilişkilerini de akışkan hâle getirmiştir. Emek isteyen bağların yerini kolay vazgeçilen ilişkilere bırakması, Byung-Chul Han'ın dikkat çektiği görünürlük kültürüyle birleşince insan, karakteriyle değil görüntüsüyle; üretimiyle değil görünürlüğüyle değer kazanmaya başlamıştır. Mahremiyet geri çekilmiş, teşhir sıradanlaşmıştır.
Hiçbir medeniyet bir sabah uyandığında yıkılmış değildir. Önce evlerin içindeki ses değişir. Sonra sofralar sessizleşir. Ardından babalar çocuklarının hayatından, çocuklar da değerlerin hayatından çekilir. Tarih bunu çoğu zaman savaşlarla, ekonomik krizlerle ya da siyasi kırılmalarla kaydeder; oysa asıl çöküş çok daha önce, insanın kendi ocağında başlar.
Bugün sıkça dile getirilen "değer erozyonu" kavramı, yalnızca ahlaki bir yakınma değildir. Aslında bu kavram, modern insanın kendisiyle, ailesiyle ve toplumla kurduğu ilişkinin yeniden sorgulanmasını gerektiren bir medeniyet meselesidir. Çünkü bir toplumu ayakta tutan yalnızca hukuk, ekonomi ya da güçlü kurumlar değildir. Güven, sadakat, mahremiyet, sorumluluk, fedakârlık ve aile gibi görünmeyen değerler de en az onlar kadar belirleyicidir. Bu değerler aşınmaya başladığında çözülme önce bireyin içinde, sonra ailede, en sonunda da toplumun bütün katmanlarında hissedilir.
Medeniyet, önce insanın içinde kurulur
İbn Haldun, Mukaddime'de medeniyetlerin yükselişini ve çöküşünü açıklarken "asabiyet" kavramını merkeze yerleştirir. Asabiyet, yalnızca kan bağına dayalı bir dayanışma değildir; ortak sorumluluk duygusu, birlikte yaşama iradesi ve birbirinin yükünü omuzlama ahlakıdır. Bu ruh zayıfladığında yalnızca devletler güç kaybetmez; aile çözülür, nesiller arasındaki bağ zayıflar ve karakter aşınır. Çünkü medeniyet, önce insanın içinde kurulur.
Modern çağ bireye haklarını hatırlattı; bu önemli bir kazanımdı. Fakat aynı çağ, sorumluluk duygusunu aynı ölçüde besleyemedi. "Ben ne istiyorum?" sorusu büyüdü; "Bana emanet edilen nedir?" sorusu ise giderek küçüldü. Hakların ödevlerden, özgürlüğün sorumluluktan bağımsız düşünüldüğü bir zeminde birey güçlenirken toplum zayıflamaya başladı.
Emile Durkheim'ın "anomi" kavramı tam da bu kırılmayı anlatır. Ortak normların zayıfladığı toplumlarda birey yalnızlaşır, güven azalır ve sosyal bağlar çözülmeye başlar. Bugün dünyanın birçok ülkesinde aile kurumunun kırılganlaşması, yalnızlığın artması ve kalıcı ilişkilerin yerini geçici bağların alması tesadüf değildir.
İlişkiler akışkanlaşırken...
Zygmunt Bauman'ın........
