AB ile Gümrük Birliği maceramız Alfa ile Beta’nın öyküsü gibi…
1 Ocak 2026 tarihi itibarıyla Gümrük Birliği’nde tam 30 yıl geride kaldı.
O yıllarda dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in “Avrupalı oluyoruz, 2000 yılında inşallah, maşallah AB’ye tam üyeyiz” ayartısıyla gerçek yüzü gizlenen Gümrük Birliği, evet, Türk sanayisinin kabuk değiştirmesine yardım etti.
Ama getirdiklerinden çok götürüleri olan bir mekanizmaya dönüştü. Türk ekonomisi, yanlış para politikaları ve krizlerin de etkisi ile adeta ithalat cennetine döndü. Sürekli dış dış ticaret açığı ve cari açık veren, bu açığı adeta bir eroinman gibi sürekli borçlanarak kapatan Türkiye, krizlerden krizlere savruldu, borçkolik bir yapıya büründü.
Sonuç?
Çiller’in inşallahlı maşallahlı iğvaları tutmadı. Türkiye, 1959’dan bugüne, 67 senedir Avrupa Birliği’nin bekleme odasında nefes tüketmeye devam ediyor.
Bu hafta içerisinde oda ve borsalarda yapılan meclis toplantılarında en önemli konu gündem başlığı Gümrü Birliği idi. İzmir Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı Mahmut Özgener, Ege Bölgesi Sanayi Odası Yönetim Kurulu Başkanı Ender Yorgancılar, Ege Plastik Sanayicileri Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Şener Gençer bu isimler arasında yer aldı.
Birkaç gün önce Avrupa Birliği’nin Hindistan ile serbest ticaret antlaşması yapması, karar mekanizmalarında olmamasına rağmen bu durumun Türkiye’yi de kapsaması, iş dünyasındaki tedirginliği artırıyor.
// HOCALAR ÇOK KEZ UYARDI
Bugün gibi hatırlıyorum, 6 Mart 1995 tarihinde imzalanan Gümrük Birliği anlaşmasından önce Türkiye’nin yürekli ve düşünce namuslusu iktisatçıları, olası tehlikeleri kamuoyuna anlatıyorlardı.
Prof. Dr. Erol Manisalı, Prof. Dr. İzettin Önder, Prof. Dr. Korkut Bortav, Prof. Dr. Öztin Akgüç bu hocalardan bazılarıydı.
Ama ne gam!
1997’de görev aldığım Yeni Asır TV’de, pek çok kez konuk ettiğim bu hocalar dertlerini topluma anlatamadı. Suya yazılan yazı gibiydi söyledikleri. Zaten kimsenin de ne dinleyeceği ne de anlayacağı vardı.
Bu yıl köşe haberlerimizde belli aralıklarla Gümrük Birliği’nin getirip götürdüklerini sütuna yatıracağız. Bu tuhaf ve eşi görülmemiş ilişkiyi, çok sevdiğim bir felsefi anektod ile anlatmaya başlamak istiyorum size…
Eski zamanların birinde genç Alfa, bilge Beta'ya gidip, “Bana hukuk öğret. Ama sana verecek param yok. İlk kazanacağım davadan kazanacağım parayla, derslerin karşılığını ödeyeceğim” demiş.
Beta dersleri vermeye başlamış.
O dönemlerde avukatlık ruhsatı böyle alınıyormuş.
Alfa, hukukun temel bilgilerini almış, yetiştiğini kanıtlamış, ancak haytanın biriymiş. Ne borcunu ödemiş, ne de davalara girmiş.
// HAYFA ALFA’NIN YAPTIĞINA BAK!
Beta, Alfa'ya dava açmış, borcunu ödemesini istemiş.
İlginç bir mantık da ileri sürmüş:
“Davanın sonucu ne olursa olsun fark etmez. Kazanırsam, hakimin kararı ile borcunu ödemek zorundasın. Kaybedersem, ilk davanı kazandığın için yine borcunu ödemek........
