Yoksulluk büyütüyor, şiddet patlıyor
İstanbul’da göbeğinde 17 yaşındaki Atlas Çağlayan’ın, İzmir Menemen’de 23 yaşındaki Gözde Akbaba’nın kamusal alanların ortasında katledilmesi, bu ülkede şiddetin artık “olağan”, ihmalin ise kurumsallaşmış olduğunu acı biçimde ortaya koymaktadır. Aynı zamanda bu tür şiddet eylemleri, bireysel sapmaların ötesinde, şiddetin ve ölümün giderek olağanlaştığı bir toplumsal iklimin ürünü olarak değerlendirilmelidir.
Resmî istatistikler ve saha verileri, suç ve şiddet vakalarındaki artışın doğrusal değil, giderek hızlanan—adeta geometrik—bir seyir izlediğine işaret etmektedir. Bugün ceza infaz kurumlarında bulunan 100 binin üzerindeki kişinin önemli bir bölümünün çocuk, ergen ve gençlerden oluşması, sorunun yalnızca adli değil; aynı zamanda derin bir toplumsal, psikolojik ve yapısal krizle ilişkili olduğunu göstermektedir. Bu tablo, şiddetin bireysel patolojilerle açıklanamayacağını; aksine, genç kuşakları kuşatan güvencesizlik, dışlanma ve değersizlik deneyimlerinin sistematik bir sonucu olarak ele alınması gerektiğini düşündürmektedir.
Türkiye’de derinleşen ekonomik kriz, kent yoksulluğunun yaygınlaşması ve aile kurumunun maddi temellerinin giderek zayıflaması, çocukları ve gençleri çok katmanlı bir güvencesizlik ortamına sürüklemiştir. Bu yapısal kırılganlık, yalnızca yaşam koşullarını zorlaştırmakla kalmamakta; aynı zamanda şiddetin sıradanlaştığı toplumsal iklimin sosyolojik zeminini de üretmektedir.
Güncel veriler, milyonlarca çocuğun yeterli beslenme, barınma ve temel sosyal hizmetlere erişemediğini ortaya koyarken, çocukluk deneyiminin giderek sınıfsal hatlar boyunca keskin biçimde farklılaştığını göstermektedir. Bu eşitsiz ve güvencesiz koşullar altında büyüyen çocuklar için risk, yalnızca yoksullukla sınırlı değildir; aynı zamanda suça sürüklenme, şiddetle karşılaşma ya da şiddetin faili olma olasılığı da artmaktadır. Bu bağlamda, çocuklar ve gençler arasında gözlenen suç ve şiddet artışı, bireysel tercihlerden çok, onları kuşatan yapısal eşitsizliklerin ve sosyal çözülmenin bir yansıması olarak okunmalıdır.
Göç alan büyük kentlerdeki çöküntü mahalleleri, suçun “doğal olarak” üretildiği alanlar değil; yapısal eşitsizliklerin........
