menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Sosyal Belediyeciliğin yükselişi: Geçim krizine yerelden müdahalede Tekirdağ modeli

15 0
13.03.2026

Türkiye’de ücretlilerin giderek genişleyen bir kesimi için ekonomik gerçeklik artık tek bir cümlede özetleniyor: Zam var, geçim yok. Yüksek enflasyonun kalıcılaştığı, ücret artışlarının yaşam maliyetlerinin gerisinde kaldığı bir ekonomik düzende asgari ücret yalnızca bir taban ücret olmaktan çıkmış, fiilen toplumun ortalama gelir düzeyine dönüşmüştür. Ancak bu “ortalama”, refahı değil; giderek yaygınlaşan bir geçim krizini ifade etmektedir. Açlık sınırının altında kalan bir ücretle milyonlarca çalışan, istatistiklerde büyüyen ama mutfakta küçülen bir ekonomi içinde yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır.

Tam da bu noktada sosyal devlet anlayışının yerel ölçekteki en somut yansıması olan sosyal belediyecilik, ekonomik krizin toplumsal etkilerini hafifleten kritik bir dayanışma mekanizması olarak öne çıkmaktadır. Geçim krizinin derinleştiği Türkiye’de bu yaklaşım, milyonlarca insan için temel ihtiyaçlara erişimi kolaylaştıran önemli bir kamusal destek hattına dönüşmektedir. Bu bağlamda Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi’nin kent lokantaları, uygun fiyatlı gıda ve temel hizmetler, üreticiyi destekleyen TEK Market uygulamaları ve geniş sosyal destek programlarıyla hayata geçirdiği politikalar; sosyal yardımların ötesine geçen bütüncül bir yerel müdahale modelini ortaya koymaktadır. Bu yönüyle Tekirdağ deneyimi, derinleşen geçim sorununa karşı sosyal belediyeciliğin neden giderek daha hayati bir rol üstlendiğini gösteren dikkat çekici bir örnek niteliği taşımaktadır.

ARTAN ÜCRET, AZALAN ALIM GÜCÜ: Asgari Ücret Artışı Enflasyon Karşısında Ne Kadar Gerçek?

1 Ocak 2026’dan itibaren geçerli olacak net asgari ücret 28 bin 75 TL olarak açıklandı. Bu rakam, 2025 yılı başında belirlenen ve yıl boyunca sabit kalan 22 bin 104 TL’lik asgari ücrete göre yaklaşık '’lik bir artış anlamına geliyor. İlk bakışta bu oran, 2026 yılı için uygulanan %,49’luk yeniden değerleme oranının üzerinde görünüyor ve TÜİK’in Aralık 2025 verilerine göre ',44 olarak açıklanan gıda enflasyonuna da yakın bir düzeye karşılık geliyor.

Ancak aynı artış oranı, TÜİK’in yaklaşık 2, ENAG’ın ise W düzeyindeki yıllık enflasyon tahminlerinin belirgin biçimde gerisinde kalıyor. Bu nedenle yapılan zam, ilk bakışta yüksek görünse de çalışanların satın alma gücü açısından aynı etkiyi yaratmıyor.

2025 yılı boyunca asgari ücretin sabit tutulması, çalışanların alım gücünde ciddi bir erimeye yol açtı. Bu nedenle 2026 yılı için yapılan artış, gerçek anlamda bir refah artışından çok, yıl içinde biriken kaybın kısmi bir telafisi niteliğinde kalıyor. Üstelik asgari ücretin yılda yalnızca bir kez belirlenmesi, düşük gelirli kesimlerin alım gücünü korumak bir yana, reel gelir kaybını kalıcı hâle getiren yapısal sorunlardan biri olarak öne çıkıyor.

Bu nedenle tartışılması gereken mesele yalnızca açıklanan nominal artış oranı değildir. Asıl soru, asgari ücretin yaşam maliyetleri karşısındaki reel konumu ve toplumsal refah içindeki payıdır. Yapılan artış çalışanların yaşam standardında kalıcı bir iyileşme mi sağlıyor, yoksa yalnızca geçmiş kayıpların küçük bir bölümünü telafi eden geçici bir düzeltme mi sunuyor?

TÜRK-İŞ’in mutfak harcaması verileri ile birlikte değerlendirildiğinde tablo daha da netleşiyor. Gıda fiyatlarının hızla arttığı bir ortamda, asgari ücrette yapılan artış daha ilk aşamada mutfak enflasyonunun gerisinde kalıyor.

AÇLIK VE YOKSULLUK SINIRI: Rakamlar ile Gerçek Hayat Arasındaki Mesafe

Makroekonomik göstergeler büyümeye işaret ederken, hanehalkı bütçeleri bambaşka bir tablo ortaya koymaktadır. Asgari ücretin fiilen ortalama ücret hâline geldiği bir ekonomide belirleyici olan yalnızca büyüme oranları değil; ücretlerin satın alma gücü ve temel yaşam maliyetleri karşısındaki gerçek konumudur.

2025 yılında 22.104 TL olan net asgari ücret, '’lik artışla 2026 yılında 28.075 TL’ye yükseltilmiştir. Nominal olarak bakıldığında bu artış kayda değerdir. Ancak nominal artış ile reel refah artışı aynı şey değildir.

Bu fark, TÜRK-İŞ’in Şubat 2026 verileri incelendiğinde daha net ortaya çıkmaktadır. Rapora göre dört kişilik bir ailenin yalnızca sağlıklı ve dengeli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması, yani açlık sınırı 32.365 TL’ye yükselmiştir. Gıda harcamalarının yanı sıra kira, ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri temel ihtiyaçların da dâhil edildiği yoksulluk sınırı ise 105.425 TL’ye ulaşmıştır.

Bu veriler ışığında net asgari ücret, Şubat 2026 itibarıyla açlık sınırının yaklaşık 4.290 TL altında kalmaktadır. Başka bir ifadeyle tam zamanlı çalışan bir bireyin geliri, dört kişilik bir ailenin yalnızca gıda ihtiyacını karşılamaya dahi yetmemektedir. Yoksulluk sınırıyla arasındaki fark ise her geçen ay daha da büyümektedir.

Bu tablo, asgari ücreti bir “geçim ücreti” olmaktan uzaklaştırarak, tek başına yaşamayı dahi zorlaştıran kırılgan bir gelir düzeyine dönüştürmektedir. Dolayısıyla mesele yalnızca ücret düzeyi değil, aynı zamanda büyüme oranları ile yaşam maliyeti arasındaki makasın giderek açılmasıdır.

Nitekim aynı rapor, mutfak enflasyonunun da hız kesmediğini göstermektedir. TÜRK-İŞ verilerine göre mutfak enflasyonu aylık %3,65, son on iki ayda 8,76, yıllık ortalamada ise 9,43 olarak hesaplanmıştır. Gıda fiyatlarının genel enflasyonun üzerinde arttığı dönemlerde en ağır yükü düşük gelir grupları taşımaktadır. Çünkü bu kesimler gelirlerinin çok daha büyük bir bölümünü zorunlu harcamalara ayırmak zorundadır.

Bu nedenle resmi büyüme oranları yükselirken, sabit gelirli kesimlerin reel........

© 12punto