Balkan Harbinde Ordu ve Donanmanın Siyasallaşması
1911’de başlayan İtalya Harbi daha bitmeden Balkan devletleri (Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ) Osmanlıya saldırdı. Sanayi devrimlerini ıskalayan, ‘’akıl mı? nakil mi?’’ yol ayrımında başlangıçtan itibaren nakil diyerek yanlış yola giren; teknolojik ve sosyal gelişmeyi başaramayan Osmanlı 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yalnızca askeri bakımdan değil, siyasi ve idari bakımdan da sürekli geri çekilmeye zorlanıyordu. Osmanlı Devleti çiftçi/köylü tarım imparatorluğu olarak 1877 Osmanlı Rus Harbinden sonra her alanda saldırıya uğradı.
Balkan Harbi Başlıyor
8 Ekim 1912 günü Karadağ’ın başlattığı Balkan Harbi, Türk askeri tarih literatüründe genellikle sarsıcı bir toprak kaybı olarak ele alınsa da stratejik bir perspektifle bu savaş, devlet mekanizmasının ve savunma doktrininin topyekûn sistemik çöküşüdür. Savaş başladığında düşman istihbaratı yok denecek kadar azdı. Askerin büyük bölümü terhis edilmişti. Düşmanın 700.000 askerine karşılık Osmanlı askeri 450.000 civarındaydı. Ama en önemlisi erzak ve kıyafet eksikliği idi. Diğer yandan süvari sayısı son derece düşüktü. Bir yıldır devam eden İtalyan harbi neticesinde finansal durum da son derece bozulmuş, üstüne Balkan harbi çıkınca İtalyanlardan aceleyle ateşkes ve barış anlaşması istenmişti. Neticede İtalyanlara Libya ve 12 adalar bırakılarak Balkanlardaki savaşa müdahale edildi. Bu savaş Osmanlı’nın çöküş dönemindeki en büyük trajedisidir. Balkan Harbinde sadece 4 eski Osmanlı vilayeti ile savaşılmadı. Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan ve Karadağ’ın arkasında Avrupa’nın büyük devletleri vardı.
Balkan Harbi başladığında Mustafa Kemal henüz genç bir kurmay subaydı ama yaşanan felaketin gerçek nedenini çok erken görmüştü. Ona göre mesele yalnızca Karadağ, Bulgar, Sırp ya da Yunan ordularının başarısı değildi. Asıl mesele, Osmanlı ordusunun yıllar içinde siyasetin içine çekilerek içeriden çökertilmesiydi. Nitekim daha sonra yaptığı değerlendirmelerde Balkan bozgununun doğrudan Türk askerinin yenilgisi olmadığını özellikle vurgulayacaktı. Ordu artık milli bir savaş kurumu olmaktan uzaklaşmış, başta İttihat ve Terakki çevresi olmak üzere dönemin sert siyasi hizipleşmesinin içine çekilmişti. Buna karşı gelişen Hürriyet ve İtilaf çizgisi ile Halaskâr Zabitan gibi muhalif yapılanmalar da subay kadroları arasında derin ayrışmalar yaratmıştı. Subaylar giderek ortak milli hedef etrafında değil, farklı siyasi merkezler ve hizipler etrafında saflaşmaya başlamıştı. Terfilerde liyakat yerine siyasi sadakat öne çıkıyor, komutanlar birbirine güvenmiyor, emir komuta zinciri her geçen gün daha fazla aşınıyordu. Parçalanan yapı, Balkan Harbi başlamadan önce bile ordunun ruhunu tüketmişti. Bu nedenle savaş aslında cephede değil karargâhlarda kaybedildi.
Siyasallaşan Donanma ve Kaybolan Denizci Devlet Refleksi
Balkan Savaşı Ege Adalarının ve Batı Trakya’nın kaybı ile sonuçları bugüne kadar yansıyan batıdan kuşatılmışlığımıza neden oldu. Bunun temel nedeni donanımsızlıktı. Osmanlı Devleti Ege Adalarını 5 ay içinde (21 Ekim 1912-16 Mart 1913) peş peşe kaybetti. Bunun asıl nedeni sadece donanmasızlık değildi. Denizci devlet refleksinin olmayışıydı. Bu refleks denizi sadece bir sınır veya engel değil, devletin bekasını, lojistik sürdürülebilirliğini ve jeopolitik derinliğini sağlayan ana stratejik arter olarak tanımlar. Osmanlı İmparatorluğu’nun deniz refleksi İnebahtı (1571) sonrası zayıflamış, gerilemiş ve en nihayet II. Abdülhamit döneminde tamamen ortadan kalkmıştı. İtalyan Savaşı deniz aşırı bir alanda devam ederken savaşı destekleyecek tek bir donanma gemisi bile Libya’ya gönderilememişti. Balkan Savaşı başlamadan önce İstanbul’da toplanan Meclisi Mebusan daha baştan deniz hakimiyetini Yunanistan’a teslim ederek Ege Denizindeki kontrol irademizi felç etmişti. Denizdeki bu stratejik boşluk, aynen Libya’da yürütülen İtalyan Savaşında olduğu gibi Ege’de 15 yüzyıldan bu yana bize ait olan adalardaki Türk nüfusun terk edilmesini tetiklemiş ayrıca kara ordusunun lojistik damarlarını tıkayarak askeri birlikleri terke mahkûm etmişti. Bu lojistik tıkanıklık, Rumeli’deki birliklerimizi mühimmatsız bırakmıştı.
Balkan Harbinde Donanma Karargâhı ile Bahriye Vekaleti arasında dahi bölünme vardı. Subayların bir kısmı İttihatçı bazıları Hürriyet ve İtilaf grubundandı. İmkansızlıklar, zafiyetler bir yana komuta heyetindeki liyakatsizlik ve bölünmüşlük durumu çok daha vahim hale getiriyordu.
Deniz Binbaşı Ali Rıza Bey ,100 yıl sonra yayımlanan hatıratında (Elveda) yaşananları şöyle özetliyordu: “Artık Ege’deki bu adalarımızı kaybettiğimizi biliyorduk. Çaresizdik. Sırtüstü yenik düşmüştük. Yunanlıların işgal ettiği adaların hemen çoğundan mülki ve askeri personeli zaten memlekete geri çağırmıştık. Başıboş kalan Osmanlı Adalarına Yunanlılar çıktıklarında, sessizliğe onlar bile şaşırdılar...Adalarda haberleşme imkanları doğru dürüst kurulmamıştı. Aynen İtalyan işgalinde olduğu gibi bazı adaların işgal edildiğini de neden sonra öğrendik...Beş asırlık hükümranlığı nasıl terk ettiğimizi tesadüfen öğrenmiştik.”
Balkan Savaşı sırasında Çeşme’den bir Osmanlı vatandaşının donanmanın adalara ve sahillere yardıma gelmeyişi üzerine çektiği şu telgrafı dilerim tarihimizde bir daha okumayız:
“Yunan gibi bir devlet, posta vapurlarını ve hatta kruvazör istimbotlarını torpidobot yaparak adalarımızı işgal ediyor, askerlerimizi dağların tepesinde avlıyor. Daha da öte Anadolu sahillerimizde filikalar dahil ne kadar tekne varsa topluyor... Günler geçti. Gözlerimiz gece gündüz uzayıp giden denizde, Yunan gemilerinden başka bir şey görmüyor. Millet donanmayı bugün için beslemiyor mu? Yoksa bunları Bizans surları önünde geçit merasimi için mi saklayacağız?”
Balkan Harbi sırasında Osmanlı donanmasının Ege’de deniz üstünlüğünü kazanmak için Çanakkale Boğazından iki kritik çıkış hamlesi olmuştur. İmroz ve Mondros muharebeleri olarak bilinirler. İlki 16 Aralık 1912’de, ikincisi ise 18 Ocak 1913’te gerçekleşti. Her iki muharebede de Yunan donanmasının Averof zırhlı kruvazörü üstün sürat ve ateş gücüyle Osmanlı savaş nizamını bozdu. Osmanlı filosu ağır hasar alarak boğaza çekilmek zorunda kaldı. Bu yenilgiler sonrası Yunanistan Ege’de deniz hâkimiyetini ele geçirirken Osmanlı Devleti de Ege adalarıyla bağlantısını fiilen kaybetti.
Balkan Harbi’nde Osmanlı Donanması’nın yaşadığı bu hezimet yalnızca teknik yetersizliklerin, yaşlı gemilerin ya da eksik mühimmatın sonucu değildir. Asıl çöküş kurumsal yapıda idi. Daha doğrusu, deniz harp ruhunun yerini siyasetin, korkunun, ikbal ve sorumluluktan kaçışın almış olmasıydı. İşte bu çürümenin en çarpıcı örneklerinden biri İmroz Deniz Muharebesi öncesinde yaşandı. Donanma karargahında görevli Topçu Kurmay subayı Kıdemli Yüzbaşı Amasyalı Ali Rıza Bey Hatıratında Osmanlı Donanması Çanakkale Boğazı’ndan birçok kez çıktığını anlatıyor. Ancak düşman donanmasına ilişkin ilk işaret alınır alınmaz geri dönüldüğünü, donanmanın savaşmak için değil, görünmek için denize açıldığını yazıyor. Nihayet 16 Aralık 1912 de gerçekleşen İmroz Muharebesi için yeniden Boğaz’dan çıkıldığında köprüüstündekiler oybirliğiyle geri dönme kararı alıyor. Hatıratında bu duruma “Beyler aldığımız maaşlar haram olur. Muharebe yapınız!” dediğini belirtiyor. Ali Rıza Bey Donanmanın artık düşmandan önce kendi içindeki korkuya yenildiğini görmüştü.
Donanmanın siyasallaşarak liyakat sisteminin felç olması bu felaketin kapılarını açmıştır. Komuta kademesi, deniz harp doktrini yerine İstanbul’daki siyasi kliklerin ve korku atmosferinin esiri olmuştur. İmroz Deniz Muharebesi’nde düşman görüldüğü anda geri dönme kararı........
