Mutluyken susuyor, üzülünce şarkı söylüyoruz
Geçenlerde Spotify listemi karıştırırken fark ettim: Şarkılarımın neredeyse tamamının başı dertte.
Birinde sevgili gitmiş. Diğerinde dönmemiş. Dönmüşse artık eskisi gibi değil. Bir başkasında vuslat başka bahara kalmış. Hasret, gurbet, yalnızlık, pişmanlık, vefasızlık, ölüm…
İnsan bazen müzik dinlemiyor da sanki toplu terapi seansına bağlanıyor.
Üstelik bu yalnızca arabeskin meselesi değil. Türk sanat müziğine gidiyorsunuz, gönül yaralı. Halk türkülerine kulak veriyorsunuz, ya asker yolu bekleniyor ya sıla özleniyor. Pop müziğe dönüyorsunuz; ritim hızlanmış ama kalp yine kırık.
Bir noktada insanın aklına şu soru geliyor:
Biz neden mutluluğu yaşamayı, hüznü ise anlatmayı tercih ediyoruz?
Acı, mutluluktan daha çok hikâye taşıyor
Bana kalırsa bunun ilk nedeni çok basit: Mutluluğun anlatacak fazla hikâyesi yok.
“Tanıştık, birbirimizi sevdik, hiçbir sorun yaşamadık ve ömür boyu mutlu olduk.”
Ne güzel bir hayat…
Ama bundan güçlü bir roman, film ya da şarkı çıkarmak kolay değil.
Oysa aşkın arasına mesafe, yasak, ihanet, gurur, yanlış zamanlama veya ölüm girdiğinde hikâye başlıyor. Çünkü insan zihni huzurdan çok çatışmaya, cevaptan çok soruya, kavuşmadan çok yarım kalmışlığa takılıyor.
Mutluluk yaşanıyor ve geçiyor. Acı ise insanın içinde konuşmaya devam ediyor.
Belki de bu yüzden düğünlerde dans ediyor, ayrılıklarda beste yapıyoruz.
Yalnızca bizim şarkılarımız yaralı değil
Hüzünlü şarkılara düşkünlüğün sadece bize özgü olduğunu da sanmıyorum.
Amerikan blues’u yoksulluktan, ayrımcılıktan ve kayıptan doğdu. Portekiz fadosunun merkezinde geri gelmeyecek bir insana ya da zamana duyulan derin özlem var. Arjantin tangosu aşk kadar kıskançlığı, yalnızlığı ve terk edilmeyi anlatıyor. Fransız chanson’unda sevda çoğu zaman tamamlanmıyor. Amerikan country müziğinde sevgili gidiyor, ev dağılıyor, bazen köpek bile sahibini terk ediyor.
Demek ki insanlık neşeyi seviyor ama hüznü besteliyor.
Yine de bizim coğrafyamızın........
