Beni Kodlayan Adam: Dedem Mehmet Arıcıoğlu
Bazı insanlar ölür ama gitmez.
Bir fotoğrafın içinde, eski bir evin duvarında, çocukluğun belli belirsiz bir kokusunda yaşamaya devam ederler. Bazen yürürken adımlarınızda onları fark edersiniz. Bazen önemli bir kararın eşiğinde, nereden geldiğini bilmediğiniz bir ses kulağınıza fısıldar. Yıllar sonra dönüp kendi hayatınıza baktığınızda ise şaşkınlıkla görürsünüz:
Meğer sizi siz yapan bazı kodlar, daha siz onların farkında bile değilken yazılmış.
Benim hayatımın ilk kodlayıcılarından biri annemin babası, dedem Mehmet Arıcıoğlu’ydu.
Benim gözümde o, efelerin efesiydi.
Hayat beni dünyanın farklı köşelerine götürdü. Devlet adamlarıyla, iş insanlarıyla, diplomatlarla, akademisyenlerle aynı masalara oturdum. Çok başarılı, çok güçlü, çok zengin insanlar tanıdım.
Ama insanın gerçek büyüklüğünün ne olduğunu bana ilk öğreten adamın ne büyük bir makamı vardı ne serveti ne de kartvizitinde gösterişli unvanları.
Ankara’da küçük bir dükkânı vardı.
Bir de çok büyük bir yüreği.
Cumhuriyet’i Önce Ondan Dinledim
Dedem 1898 doğumluydu.
Bir imparatorluğun son dönemini görmüş, Birinci Dünya Savaşı’na katılmış, cephede topçu olarak görev yapmıştı. Yıllarca top seslerinin arasında kalması işitmesini azaltmıştı.
Ama hafızası güçlüydü.
Mustafa Kemal’in 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelişini anlatırken yüzünün nasıl değiştiğini hâlâ hatırlıyorum. Efe kıyafetlerini giymişler, seğmenlerle birlikte zeybek oynayarak Mustafa Kemal’i karşılamışlardı.
Biz Cumhuriyet’i önce tarih kitaplarından öğrenmedik.
Ben Cumhuriyet’i dedemin gözlerindeki parıltıdan öğrendim.
Bir devletin nasıl kurulduğunu, yokluk içindeki insanların nasıl umut üretebildiğini, memleket denilen şeyin yalnızca üzerinde yaşadığımız toprak değil; fedakârlık, aidiyet ve sorumluluk olduğunu onun hikâyelerinden sezdim.
Belki daha sonra diplomasiye, siyasete, tarihe ve dünyadaki güç dengelerine duyduğum merakın ilk tohumu da o yürüyüşlerde atıldı.
Çünkü tarih benim için hiçbir zaman yalnızca tarihlerden ibaret olmadı.
Tarih, dedemin yüzüydü.
Atpazarı’ndaki Küçük Cumhuriyet
Atpazarı-Samanpazarı civarında, meydana hâkim bir dükkânı vardı.
Berberdi.
Ama o yılların berberi bugünün berberi değildi.
Saç sakal keser, sünnet yapar, hacamat ve sülük uygular, diş çeker, yaralara ve çeşitli rahatsızlıklara şifalı bitkilerle çare arardı. Dükkâna gelemeyecek kadar yaşlı ya da hasta olanların evlerine giderdi.
İnsanların yalnız saçını değil, bazen derdini de alırdı.
Dükkânı küçük bir mahalle meclisiydi. İnsanlar gelir, oturur, çay içer, konuşur; memleket meseleleri tartışılır, dertler paylaşılırdı.
Bugün düşünüyorum da toplum dediğimiz şey eskiden biraz da böyle kuruluyordu.
Devlet yukarıdaydı; dayanışma aşağıda, insanların arasındaydı.
Dedemin bana bıraktığı ilk büyük derslerden biri de buydu:
İnsanın değeri sahip olduklarıyla değil, kaç insanın hayatına dokunduğuyla ölçülür.
Yemen’e Giden Arif
Ama onun içinde hiç kapanmayan bir yara vardı.
Kardeşi Arif.
Yemen’e savaşmaya gitmiş ve bir daha dönmemişti.
Öldü mü?
Esir mi düştü?
Uzak bir yerde yaşamaya devam mı etti?
Kimse bilmiyordu.
Dedem de ömrünün sonuna kadar öğrenemedi.
Arif’in adı geçtiğinde o güçlü adamın gözlerinin dolduğunu, bazen ağladığını görürdüm.
Çocukken bunu tam anlayamazdım.
Şimdi anlıyorum.
İnsan bazen ölümü kabullenebilir ama belirsizliği kabullenmek çok daha zordur.
Çünkü ölüm bir noktadır. Belirsizlik ise ömür boyu devam eden bir cümle.
Dedem kardeşini bir isimle yaşattı. Büyük ağabeyime Arif adı verildi.
Böylece bir isim Yemen’den Ankara’ya, dedemden torununa uzanan görünmez bir köprüye dönüştü.
Belki aile dediğimiz şey biraz da budur:
Bizden önce yaşanmış sevinçleri, acıları ve yarım kalmış hikâyeleri, çoğu zaman farkında bile olmadan geleceğe taşımak.
Hep Yürüyen Adam
Dedemin en........
