menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Atatürk Neden 57 Yaşında Öldü?

76 0
13.08.2026

Tarihte büyük liderlerin ölümleri nadiren yalnızca tıbbi olaylar olarak kalır.

Özellikle bir lider genç sayılabilecek bir yaşta, ülkesinin siyasi düzeninin merkezindeyken ve hem içeride hem dışarıda güçlü çıkarları etkileyen politikalar izlerken ölürse, ardından iki endüstri doğar: resmî tarih ve komplo teorileri.

Atatürk de bundan kurtulamadı.

Bir tarafta oldukça basit bir anlatı var: Çok içiyordu, siroz oldu ve öldü.

Diğer tarafta İngilizlerden dönemin Siyonist çevrelerine, İsmet İnönü’den doktorlarına kadar uzanan geniş bir şüpheliler listesi.

İki yaklaşımın da sorunu aynı.

Sonuca kanıttan önce ulaşıyorlar.

Oysa yapılması gereken daha zahmetli: önce bildiklerimizi, sonra bilmediklerimizi, en sonunda da makul biçimde sorabileceğimiz soruları ayırmak.

Bildiğimiz şey: ağır karaciğer hastalığı vardı

Atatürk’ün 1937’den itibaren sağlık durumunun bozulduğu ve 1938 başlarında siroz teşhisi konulduğu konusunda ciddi bir tarihsel ihtilaf yok.

Türk ve yabancı doktorların kayıtları; ilerleyen aylarda görülen karında sıvı birikmesi, halsizlik, ödem ve nihayet koma tablosu ileri derecede dekompanse karaciğer hastalığıyla uyumludur.

Atatürk’ün tıbbi biyografisini inceleyen akademik çalışmalar da karaciğer hastalığının ve siroz teşhisinin iyi belgelenmiş olduğunu belirtiyor. Bununla birlikte aynı çalışmalar genel tıbbi geçmişinin şaşırtıcı ölçüde eksik kaldığına ve arşivlerde daha fazla araştırmaya ihtiyaç bulunduğuna dikkat çekiyor.

Bu nedenle “Atatürk siroz değildi” tezini savunmak için elimizde güçlü kanıt yok.

Fakat bundan “ölümünün bütün hikâyesini biliyoruz” sonucu da çıkmıyor.

Çünkü ölüm nedeni ile ölümün arkasındaki nedensellik zinciri aynı şey değildir.

“İçkiden öldü” açıklaması fazla kolay

Atatürk’ün alkol kullandığı tartışmasızdır. Uzun yıllar yoğun sigara tükettiği de biliniyor.

Dolayısıyla alkolün karaciğer hastalığına katkıda bulunmuş olması tıbben son derece makul bir ihtimaldir.

Ama bugünün tıp standartları açısından sirozun birçok nedeni vardır. Viral hepatitler, metabolik ve otoimmün hastalıklar, toksik maddeler ve başka faktörler de kronik karaciğer hasarına yol açabilir.

1938’de bugünkü hepatit testleri, görüntüleme yöntemleri ve hepatoloji bilgisi yoktu. Atatürk’e ölümünden sonra modern anlamda kapsamlı bir adli otopsi de yapılmadı.

Dolayısıyla bilimsel olarak savunulabilecek ifade şudur:

Atatürk ileri karaciğer hastalığından öldü. Alkol bunun önemli nedenlerinden biri olabilir. Fakat mevcut veriler hastalığın etiyolojisini bugünkü standartlarla kesin biçimde kanıtlamaya yetmez.

Bu küçük görünen ayrım aslında bütün tartışmanın merkezindedir.

Tedavinin kendisi ne kadar güvenliydi?

Burada dosya daha ilginç hale geliyor.

1938 tıbbını 2026 standartlarıyla yargılamak kolay, fakat adil değildir. Karaciğer nakli yoktu. Modern yoğun bakım yoktu. Bugün rutin kullandığımız birçok ilaç henüz geliştirilmemişti.

Ödem ve vücuttaki sıvıyı azaltmak amacıyla cıva bileşikleri içeren diüretikler kullanılıyordu.

Salyrgan gibi preparatlar bunun örneğidir.

Bugün ağır toksisite riski nedeniyle şaşırtıcı görünen bu ilaçlar o dönemin meşru farmakolojik araçları arasındaydı.

Burada yapılması gereken iki uçtan da kaçınmak.

“Cıvalı ilaç verildi, demek ki zehirlendi” demek bilim değildir.

Fakat “doktorlar verdiğine göre hiçbir sorun olamaz” demek de bilim değildir.

Asıl soru şudur:

Atatürk’e hangi ilaç, hangi tarihte, hangi dozda, hangi sıklıkta verildi ve zaten ağırlaşmış karaciğer ile böbrek fonksiyonları üzerinde bunların toplam etkisi ne oldu?

Bu sorunun cevabı siyasi değil, farmakolojik olmalıdır.

Zehirleme ihtimalini neden bütünüyle saçma sayamayız?

Burada daha hassas bir alana giriyoruz.

Siyasi suikastlarda zehir kullanılması komplo teorisyenlerinin icat ettiği bir yöntem değildir.

Modern tarihte bunun belgelenmiş örnekleri vardır.

Georgi Markov’un 1978’de Londra’da risin taşıyan bir düzenekle öldürülmesi, Alexander Litvinenko’nun 2006’da polonyum-210 ile zehirlenmesi, Sergei Skripal ve Alexei Navalny vakaları devletler veya istihbarat servisleriyle ilişkilendirilen toksik ajanların ne kadar sofistike olabileceğini gösterdi.

Bazı toksinlerin cazibesi tam da belirtilerinin sıradan hastalıkları taklit edebilmesi veya doğru zamanda doğru test yapılmazsa teşhis edilmesinin güç olabilmesidir.

Fakat burada çok önemli bir mantık sınırı vardır.

Bir........

© 10 Haber