Karşımdakini mi Seviyorum, Yoksa Onun Hakkında Kurduğum Hikâyeyi mi?
İnsan hikâye kuran bir varlıktır.
Dünyayı yalnızca olduğu gibi yaşamaz; ona anlam verir, nedenler bulur, karakterler yaratır ve yaşadıklarını bir anlatının içine yerleştirir.
Hayatı anlamlandırabilmemizin yolu da budur.
Ama aynı nedenle sık sık yanılırız.
Çünkü bazen karşımızdaki insanı değil, onun hakkında kurduğumuz hikâyeyi görmeye başlarız.
Sinema çoğu zaman toplumun kendine itiraf edemediği şeyleri karakterler üzerinden görünür kılar.
The Drama da bunu yapan filmlerden biri.
Seyirciyi karakterlerden çok kendi yargılarıyla karşı karşıya bırakır.
İnsan, sevdiği kişiyi mi sevdiğini, yoksa onun hakkında kurduğu hikâyeyi mi sevdiğini düşünmeye başlar.
Bu soru yalnızca aşkın değil, bütün insan ilişkilerinin merkezindedir:
“Karşımdakini mi seviyorum, yoksa onun hakkında kurduğum hikâyeyi mi?”
Sorun, hikâyenin zamanla insanın kendisinden daha büyük hâle gelmesidir.
O noktadan sonra karşımızdaki kişi değiştiği için değil, bizim zihnimizdeki anlatıya uymadığı için hayal kırıklığı yaşarız.
Çünkü çoğu zaman insanın kendisini değil, onun olasılıklarını severiz.
Kim olduğunu değil, kim olabileceğini.
Bu nedenle aşkın kırılmaları çoğu zaman kişinin değişmesinden değil, gerçek hâlinin görünmesinden kaynaklanır.
Bir gün onun da korktuğunu, hata yaptığını, bencilleşebildiğini, zayıf ve çelişkili davranabildiğini görürüz.
İşte o........
