menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Çatırdama

15 0
29.05.2026

Yıllar önce yaklaşık kırk beş saniye süren bir depremi İstanbul’da yaşamıştım.

Yer yarılıyordu.

Geride belleğimden hiç silinmeyecek bir ses bıraktı.

Toprağın altından, sanki yerin kendisi acı çekiyormuş gibi gelen uzun, kesintisiz bir inleme.

Ne başlangıcı vardı ne de bitişi.

Sadece sürüyordu.

O sesin ardından telefonlar çalmaya başladı. 

‘Orada olmayanlar’, ‘oradakileri’ arıyordu.

İnsanların birbirini yokladığı, “iyi misin?” sorusunun bütün cümlelerin yerini aldığı kısa bir dönem.

Aynı anda hem panik hem yakınlık.

Sonra her şey yavaşça geri çekildi. 

Birlikte değilken yaşanabilecek ihtimaller yerini sloganımsı birlik sözlerine bıraktı.

Hayat sonuçta işte böyle bir şeydi. 

Kendi düzenine döndü.

Sanki o ses hiç olmamış gibi.

Bu tür anlar bana hep aynı şeyi düşündürür.

‘Yarılmalar’ bir anda olmuyor.

Birikerek oluyor.

Fark edilmeden.

Hatta çoğu zaman “normal” sayılarak.

Modern hayatın en tuhaf tarafı da bu:

“Yarılmayı” bir istisna değil, bir “düzen” haline getirmesi.

İnsanlar birbirinden kopmaz aslında.

Sadece birbirine yetişememeyi öğrenir.

Birliktelikler seyrekleşir, kısalır, sessizleşir.

Bir ziyaret ertelenir.

O ses, “yoğunluk” kelimesinin içine gömülür.

Ve kelime, eksikliklerin üzerini örten nazik bir örtüye dönüşür.

Kimse kötü değildir.

Ama kimse orada da değildir.

Bir süre sonra kopuşlar bile kopuş gibi görünmez olur.

Çünkü her şey için bir açıklama vardır.

Zaman yoktur.

Şu-bu vardır.

Hayat öyledir.

Herkesin hayatı “öyledir”.

Böylece ‘uzaklık’ bir tercihe dönüşür.

‘Tercih’, bir zorunluluğa.

Zorunluluk da ‘sessiz bir kabule’.

Kopuşun, bir olay olmaktan çıkması.

Bir düzene dönüşmesi.

Ve en tuhafı da bunun artık bir “durum” gibi değil, bir “hayat biçimi” gibi yaşanması.

Sanki........

© 10 Haber