menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yer değiştiren taraflar: Protagoras’ta Erdem, Birlik ve Ölçme Sanatı

28 0
15.08.2026

Menon üzerine yazdığımız yazı, erdemin öğretilemez olduğu sonucuyla değil, o sonucun geçiciliğiyle kapanmıştı. Orada, öğretmen yoktur argümanının zayıf olduğunu ve Sokrates’in kendi hayatıyla çeliştiğini söylemiştik. Şimdi Protagoras’a geçerken, aynı sorunun bambaşka bir dizilişle karşımıza çıktığını göreceğiz.

İki metnin ilişkisi bir ikizlik ilişkisidir ama ayna tutulmuş bir ikizlik. Menon’da Sokrates, erdemin bilgi olduğunu ve dolayısıyla öğretilebileceğini savunarak başlar, sonunda öğretilemez olduğu sonucuna varır. Protagoras’ta ise tersi olur. Sokrates baştan, erdemin öğretilemez olduğunu savunur ve sonunda, erdem bilgidir dediği için, öğretilebilir olduğunu kabul etmek zorunda kalır. Karşısındaki adam, yani öğretilebilir olduğunu iddia ederek para kazanan Protagoras, sonunda onun bilgi olmadığını savunur duruma düşer.

Bunu ben söylemiyorum, metnin kendisi söylüyor. Platon, diyaloğun sonunda konuşmayı bir insan gibi ayağa kaldırıp, ikisine birden gülmesini sağlıyor. Sokrates şöyle diyor: “Bana öyle geliyor ki, şu ana kadarki konuşmamız, bir insan gibi bizi suçluyor ve bize gülüyor.” “Sokrates, sen tuhafsın,” der Protagoras, “önce erdem öğretilemez diyordun, şimdi her şeyin bilgi olduğunu kanıtlamaya çalışıyorsun ki bu, erdemin en çok öğretilebilir şey olduğu anlamına gelir.” Protagoras ise, önce öğretilebilir olduğunu varsayıyordu, şimdi onun bilgiden başka bir şey olduğunu istemeye istemeye kabul etti ki bu da onu en az öğretilebilir şey yapar.

Bu tersine dönüş, diyaloğun asıl konusudur. Niçin böyle olduğunu anlamak, iki metni birlikte okumadan mümkün değildir.

Ama önce, metnin açılışına bakmak gerekiyor, çünkü orada, Menon’un çıkmazının pratik hayattaki karşılığı, bir sabah sahnesinde kuruluyor.

Şafak sökmeden, Apollodoros oğlu Hippokrates, bir dost Sokrates’in kapısını yumruklar. Heyecanlıdır. Protagoras şehre gelmiştir ve o, onun öğrencisi olmak ister. Sokrates onu sakinleştirir ve bir soru sorar.

“Diyelim ki Koslu Hippokrates’e gitseydin ve ona para verecek olsaydın, biri sana ne olmak için para veriyorsun diye sorsa ne derdin?”

“Hekim olmak için derdim.”

“Polykleitos’a gitseydin?”

“Heykeltıraş olmak için.”

“Peki Protagoras’a giderken, ne olmak için para vereceksin?”

Genç adam kızarır. “Sanırım sofist olmak için,” der.

Sokrates devam eder: “Kendini Yunanlara bir sofist olarak takdim etmekten utanmaz mısın?” Hippokrates, “Zeus adına, doğruyu söylemem gerekirse utanırım,” der.

Sonra Sokrates asıl soruyu sorar: “Peki sofist nedir?” Ardından cevabı kendisi verir: “Ruhun beslendiği şeylerin bir tür toptancısı ya da perakendecisi.”

Buradan, bütün diyaloğun en güzel pasajlarından biri çıkar. Bedene giren şeyler söz konusu olduğunda, satıcının övgülerine güvenmek zorunda değilsindir. Aldığın şeyi bir kaba koyup evine götürebilir, yemeden önce ne kadarını ne zaman almalıyım diye bilen birine danışabilirsin. Ama bilgi söz konusu olduğunda, onu bir kaba koyup taşıyamazsın. Parayı ödedikten sonra, öğrenimi doğrudan ruhuna koymak ve öğrenmiş olarak, ya zarar görmüş ya da yarar görmüş olarak çıkmak zorundasın.

Bu pasajın, Menon’daki çıkmazın gündelik hayattaki tam karşılığı olduğunu görmek gerekiyor. Menon sormuştu, bilmediğin bir şeyi nasıl arayacaksın, bulduğunda nasıl tanıyacaksın? Burada aynı soru, bir öğretmen seçme sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Bir öğretmenin iyi olup olmadığını değerlendirebilmek için, onun öğreteceği şeyi zaten bilmek gerekir. Bilmediğin için gidiyorsun ve tam da bilmediğin için, gidip gitmemen gerektiğine karar veremiyorsun.

Bilgi ile yiyecek arasındaki fark, bunu daha da tehlikeli kılıyor. Bozuk yiyeceği kusabilirsin. Ruha girmiş yanlış bir öğretiyi kusamazsın, çünkü onu değerlendirecek olan yeti de artık o öğretiyle biçimlenmiştir.

Ardından, Kallias’ın evindeki o komik sahne gelir ve Platon burada, üç büyük sofisti üç ayrı komedi tipi olarak sahneye koyar. Sahnenin geçtiği ev de anlamlıdır. Kallias, Atina’nın en zengin adamıdır ve servetinin büyük kısmını sofistlere harcamıştır. Apologia’da, insan erdeminin ustası kimdir diye sorulduğunda Euenos’u gösteren adam da odur. Yani Platon, bu tartışmayı, para ile bilgeliğin en çok karıştığı eve yerleştirir.

Odada bulunanların kimler olduğu da önemlidir. Genç Alkibiades oradadır ve Kritias oradadır. Platon okurları, bu iki gencin sonradan ne olduğunu biliyor. Biri şehri terk edip düşman tarafına geçecek, öteki Otuzlar tiranlığının başına geçecektir. Yani erdemin öğretilip öğretilemeyeceğinin tartışıldığı odada, Atina’nın iki ünlü erdemsizi oturmaktadır.

Bir önceki yazıda Menon’u okuduk ve şunu gördük. Bir yanda erdemi edinememiş bir öğrenci, öte yanda Sokrates’i öldürtecek bir yurttaş vardı. Protagoras’ta aynı şey daha da kalabalık biçimde yapılır. Odanın kendisi, tartışılan sorunun cevabını fısıldar.

Bir de tarihsel Protagoras hakkında iki şeyi anmak gerekiyor, çünkü metinde geçmez ve geçmemesi de anlamlıdır. Onun ünlü iki sözü vardır. Birincisi, insan her şeyin ölçüsüdür. İkincisi tanrılar hakkında; olduklarını da olmadıklarını da bilemem, çünkü konu karanlık ve insan ömrü kısa.

Bu diyalogda ikisi de yoktur. Ne görecelik öğretisi tartışılır ne tanrılar hakkındaki o temkinli cümle anılır. Platon, insan her şeyin ölçüsüdür tezini Theaitetos’ta ele alacak ve orada çürütecektir. Burada ise Protagoras, bir relativist olarak değil, bir eğitimci olarak sahneye çıkar. Bu tercih, metnin bütün havasını belirler. Karşımızdaki adam, hakikat diye bir şey yoktur diyen biri değil, insanları daha iyi kılabileceğini söyleyen biridir.

Kapıyı açan hadım köle, onları sofist sanıp kapıyı yüzlerine çarpar, güçlükle içeri girerler. Protagoras revakta yürümektedir ve arkasında bir koro vardır. Platon bunu Homeros’a gönderme yaparak anlatır. Peşindekiler, o dönüp geri yürüdüğünde, kusursuz bir düzenle iki yana ayrılıp arkasında yeniden kapanır. Hippias, bir başka ünlü sofist yüksek bir koltukta oturmuş, doğa ve gökbilim üzerine soruları cevaplamaktadır. Prodikos ise, bir başka ünlü sofist hâlâ yataktadır, postlara sarınmıştır ve derin sesi odada gümbürdemektedir, ama Sokrates yine de ne dediğini anlayamaz. Bu tablo, Platon’un mizahının en iyi örneklerinden biridir ve bir yargı da içerir. Üç bilge, üç ayrı gösteri yapmaktadır. Biri yürüyen bir alay, biri taht üstünde bir kâhin, biri de yataktan gelen anlaşılmaz bir uğultu.

Sonra asıl konuşma başlar. Hippokrates’in ne kazanacağını sorar ve Protagoras cevap verir. Genç adam, benimle bir gün geçirirse, eve daha iyi bir insan olarak döner ve ertesi gün de aynısı olur. Sokrates sıkıştırır: “Neyde daha iyi? Zeuksippos’a gitseydi resimde daha iyi olurdu. Sende ne olacak?” Protagoras kendi öğretisini tanımlar. Öteki sofistler gençleri hesap, gökbilim, geometri ve müzikle uğraştırıp yorar, oysa benim öğrettiğim şey, kendi işlerinde iyi karar verebilmek, evini en iyi biçimde yönetmek ve şehrin işlerinde en güçlü biçimde konuşup davranabilmektir.

Sokrates sorar: “Siyaset sanatından mı söz ediyorsun ve insanları iyi yurttaş yapmayı mı üstleniyorsun?” Protagoras, “Evet,” der, “benim iddiam tam olarak budur.”

Sokrates itirazını yapar. İki argümanla, erdemin öğretilemez olduğunu savunur. Birinci argüman, Atina meclisinden gelir: “Şehir bir yapı işi yapacaksa, mimarları çağırırlar. Gemi yapacaklarsa, gemi ustalarını. Bu konularda uzman olmayan biri konuşmaya kalksa, ne kadar yakışıklı, zengin ya da soylu olursa olsun, onu yuhalar ve indirirler. Ama şehrin yönetimiyle ilgili bir konu görüşülecekse, ayağa kalkıp öğüt veren herkesi dinlerler. Marangoz, demirci, ayakkabıcı, tüccar, zengin, yoksul. Kimse ona, sen bunu nereden öğrendin, kimden ders aldın diye sormaz. Demek ki Atinalılar bunun öğretilebilir bir şey olduğunu düşünmüyorlar.”

İkinci argüman, büyük adamların oğullarından gelir ve Menon’daki argümanın aynısıdır: “Perikles, oğullarını öğretmenlerin öğretebileceği her şeyde çok iyi yetiştirdi ama kendisinin bilge olduğu konuda ne onlara kendisi bir şey öğretti ne de başkasına gönderdi. Alkibiades’in küçük kardeşi Kleinias’ı, kardeşi bozmasın diye alıp Ariphron’a verdi, o da altı ay sonra ne yapacağını bilemeyip geri gönderdi.”

Yani Sokrates, iki diyalogda da aynı silahı kullanıyor. Fark şu ki Menon’da o silahla kendi sonucuna varıyor, burada bir sofistin iddiasına karşı kullanıyor.

Protagoras’ın cevabı, Platon külliyatındaki en uzun ve en iyi konuşmalardan biridir. Platon burada karşıtına, kendi metninde, gerçekten iyi bir konuşma yaptırır ve bunu görmek gerekir.

Protagoras, bir mitle mi anlatayım yoksa bir açıklamayla mı diye sorar. Ardından yaşlı olduğu için mitin daha hoş olacağını söyler ve anlatır: “Bir zamanlar, tanrılar vardı ama ölümlü türler yoktu. Kaderin belirlediği zaman gelince, tanrılar onları yerin altında, topraktan ve ateşten biçimlendirdiler. Dünyaya çıkarmadan önce, Prometheus ile Epimetheus’a, her birine uygun güçleri dağıtmalarını buyurdular. Epimetheus, dağıtmayı bana bırak dedi, sen sonra denetlersin ve dağıtmaya başladı. Kimine güç verdi hız vermedi, kimine hız verdi güç vermedi. Kimini silahlandırdı, silahsız bıraktıklarına başka kurtuluş yolları buldu. Küçük olanlara kaçış hızı ya da yer altında barınak, büyük olanlara irilikleri sayesinde kendisini koruma becerisi verdi. Kalın postlar giydirdi, soğuğa ve sıcağa karşı. Yiyecekleri de böldü, kimine ot, kimine ağaç meyvesi, kimine kök. Birbirini yiyenlerin az doğurmasını, yenilenlerin çok doğurmasını sağladı ki türler tükenmesin. Ama Epimetheus çok akıllı olmadığı için, bütün güçleri akılsız hayvanlara harcadığını fark etmedi. Geriye insan türü kaldı ve ona verilecek bir şey yoktu. Prometheus geldiğinde, öteki hayvanların her bakımdan donatıldığını, insanın ise çıplak, ayakkabısız, yataksız ve silahsız olduğunu gördü. Bu arada çıkış günü gelmişti. Bunun üzerine Hephaistos ile Athena’dan, ateşle birlikte teknik bilgeliği çaldı ve insana verdi. Böylece insan, yaşamaya yetecek bilgeliği edindi ama siyasal bilgeliği edinemedi, çünkü o Zeus’un yanındaydı ve Prometheus oraya giremiyordu.”

Ardından hikâyenin asıl vurucu noktası gelir: “İnsan, teknik bilgeliğe sahip olduğu için tanrılara inandı ve tapınaklar kurdu, sesle harfleri buldu, ev, giysi, ayakkabı, yatak yaptı ve topraktan besin çıkardı. Ama şehirler halinde yaşayamıyordu. Bir araya geldiklerinde birbirlerine haksızlık ediyorlardı, çünkü siyasal sanatları yoktu. Bu nedenle dağılıp yine yok oluyorlardı. Bunun üzerine Zeus, türün büsbütün yok olmasından korkarak Hermes’i gönderdi ve insanlara utanma ile adaleti getirmesini buyurdu. Hermes sordu. Bunları nasıl dağıtayım? Öteki sanatların dağıtıldığı gibi mi? Yani bir hekim birçok insana yettiği gibi, birkaç kişiye mi vereyim? Zeus’un cevabı, bu mitin kalbidir. Hepsine ver dedi, hepsi paylaşsın. Çünkü yalnızca birkaç kişi bunlardan pay alsaydı şehirler var olamazdı. Ama benden bir yasa koy. Utanma ve adalete katılamayan kişi, şehrin bir hastalığı olarak öldürülsün.”

Mitin argümana çevrilmiş hali de hemen gelir: “İşte bu yüzden Atinalılar, teknik bir konuda az sayıda kişiye danışır ama siyasal erdem söz konusu olduğunda herkesi dinler. Çünkü herkesin bundan pay almış olması gerekir, yoksa şehir olmaz.”

Bu tezin ne kadar güçlü olduğunu ve kim tarafından söylendiğini görmek gerekiyor. Söylenen şey şudur. Siyasal katılım, bir uzmanlık gerektirmez, çünkü siyasal erdem uzmanlığa benzemez. Herkes ondan pay alır ve alması zorunludur, yoksa toplu yaşam mümkün olmaz. Bu, Yunan edebiyatında demokratik katılımın en iyi kuramsal savunmasıdır. Onu yazan kişi de, Devlet’in yazarıdır.

Devlet’i konuştuğumuz yazılarda, sekizinci kitaptaki demokrasi tasvirinin ne kadar tek yanlı olduğunu, kurumsal boyutun tümüyle atlandığını, gülünç örneklerin seçildiğini söylemiştik. Protagoras, aynı yazarın, karşı tezi en güçlü haliyle kurabildiğini gösterir. Yani Platon demokrasi için yapılabilecek en iyi savunmayı biliyordu ve onu yazdı. Devlet’te yazmamayı seçti.

Protagoras konuşmasını sürdürür ve ikinci bir kanıt verir: “İnsanların erdemi doğuştan değil de edinilmiş saymalarının kanıtı, ceza uygulamalarıdır. Kimse, doğadan ya da rastlantıdan gelen kusurlar yüzünden bir insana kızmaz, onu azarlamaz, öğüt vermez, cezalandırmaz. Çirkin, kısa ya da güçsüz olana kızılmaz, acınır. Ama özenle, alıştırmayla ve öğretimle edinilen iyilikler söz konusuysa, bir insanda o iyilikler yoksa, ona kızılır, ceza verilir ve öğüt verilir. Adaletsizlik de böyledir. Demek ki insanlar onu edinilebilir sayıyor.”

Buradan da bir ceza kuramı çıkar ki, bu diziyi izleyen okur için özellikle ilginçtir. “Aklıyla ceza veren kimse, geçmişteki suça bakarak cezalandırmaz,” der Protagoras. “Çünkü olmuş olan geri alınamaz ve öyle bir ceza, akılsız bir hayvanın öç alması olurdu. Aklıyla ceza veren, gelecek için ceza verir. Suçlu bir daha yapmasın diye ve görenler de caydırılsın diye.”

Bu, Gorgias üzerine yazdığımız yazıda gördüğümüz ceza kuramıyla karşılaştırılmalıdır. Orada Sokrates cezayı bir tedavi olarak tanımlıyordu, ruhun hastalığının iyileştirilmesi olarak. Burada Protagoras cezayı bir caydırma olarak tanımlıyor. İkisi de geleceğe bakar, ikisi de öç almayı reddeder. Ama biri suçlunun iyiliği için, öteki toplumun korunması için ceza verir.

İlginç olan şu ki, Devlet’in onuncu kitabında ve Gorgias’ın sonundaki mitte, iyileşmesi mümkün olmayanların başkalarına örnek olsun diye cezalandırıldığı söyleniyordu. Yani Platon’un kendisi de, bir noktada Protagoras’ın kuramına geçmek zorunda kalıyor. İki model arasındaki gerilim, iki metinde de vardır.

Bu karşılaştırmayı biraz açmak gerekiyor, çünkü iki kuramın pratik sonuçları farklıdır. Tedavi modeli, cezayı suçlunun kendi iyiliğine bağlar ve bu yüzden cezanın ölçüsü, suçlunun durumuna göre belirlenir. İyileşen serbest kalır, iyileşmeyen tutulur. Caydırma modeli ise cezayı başkalarının davranışına bağlar ve ölçüyü, suçun etkisine göre belirler. Bu iki farklı ölçü, aynı olayda farklı sonuçlar verir.

Dahası, caydırma modelinin bir bedeli vardır ve Protagoras onu görmezden gelir. Bir insanı, kendisi için değil başkalarına ders olsun diye cezalandırmak, onu başkalarının davranışı için araç haline getirmektir. Bu, Platon’un bütün etiğinde temel olan ilkeye, yani her insanın kendi ruhunun iyiliğinin esas olduğu ilkesine aykırıdır. Devlet’in onuncu kitabında bu aykırılığa dikkat çekmiştik ve orada Platon’un iki model arasında bocaladığını söylemiştik. Protagoras diyaloğu, o ikinci modelin kendi metnindeki en açık ifadesidir ve onu bir sofistin ağzından verir.

Sonra Protagoras, Sokrates’in ikinci argümanına, yani iyi babaların kötü oğullarıyla ilgili söylediklerine cevap verir ve cevabı gerçekten iyidir. Der ki: “Erdemi herkes öğretir. Çocuk daha konuşmaya başlar başlamaz, dadısı, annesi, lalası ve babası o iyi olsun diye didinir. Her söz ve her eylemde ona bunun doğru bunun eğri, bunun güzel bunun çirkin, bunun kutsal bunun kutsal olmayan olduğunu gösterirler. Söz dinlerse iyi, dinlemezse eğrilmiş bir tahta gibi tehditlerle ve dayakla doğrulturlar. Sonra okula gönderilir ve orada da okuma yazmadan çok, iyi davranışa özen gösterilir. Sonra şehir onu yasaları öğrenmeye ve onlara göre yaşamaya zorlar. Sen erdemin öğretmenlerini bulamıyorsun diye şaşırıyorsun. Oysa bu, Yunanca konuşmayı kimin öğrettiğini sormaya benzer. Kimse öğretmiyor gibi görünür, çünkü herkes öğretiyor.”

Bu cevabın gerçekten güçlü olduğunu ve diyalogda hiçbir zaman çürütülmediğini belirtmek gerekiyor. Sokrates buna karşılık vermez, konuyu başka yöne çeker. Menon’da aynı argümanı, yani öğretmen yoktur argümanını, Protagoras’ın bu cevabını hiç hesaba katmadan kullanır. Yani Platon, kendi kullandığı argümana en iyi karşılığı bir başka diyalogda yazmış ve o karşılığa bir başka argüman üretmiştir.

Cevabın gücü nereden geliyor, bunu görmek gerekiyor. Sokrates’in argümanı şu varsayıma dayanıyordu. Bir şey öğretilebiliyorsa, onun tanınabilir öğretmenleri ve başarılı öğrencileri olmalıdır. Protagoras bu varsayımı reddediyor ve bir karşı örnek veriyor. Anadil öğretilir ama öğretmeni yoktur. Herkes öğrettiği için hiç kimse öğretmen olarak görünmez. Bu karşı örnek, yalnızca bir benzetme değil, bir açıklama modelidir. Bazı şeyler, ayrı bir ders saatinde değil, hayatın bütünü içinde, sürekli düzeltmeyle aktarılır. Bu tür aktarımda, öğretenin kim olduğunu göstermek imkânsızdır, çünkü öğreten herkestir ve hiçbir an öğretim anı değildir. Yürümek, konuşmak, selam vermek, sıraya girmek böyle öğrenilir.

Erdemin de bu türden bir şey olduğu iddiası, kolayca çürütülemez. Ama Sokrates’in itirazı, bu iddiaya değil, ancak şuna karşı işler. Bu yolla aktarılan şey, nedeninin hesabı verilmiş bir bilgi olamaz. Yani Protagoras’ın öğretim tarifi doğru olabilir ama aktardığı şey, Menon’un dilinde, doğru kanıdır. Doğru kanıysa, koşullar değiştiğinde kaçar. İki metin, ancak böyle bir araya gelir.

Protagoras bunun üzerine şu güzel tespiti yapar. Yasalar içinde yetişmiş en adaletsiz insan bile, eğitimi, mahkemeleri ve yasaları olmayan insanların yanında adil kalır. Eğer hepimiz öyle vahşiler arasında yaşasaydık, sıradan insanların adaletsizliğini özlerdik. Ardından kendi ücret düzenini anlatır. Bir öğrenci ücreti fazla bulursa, bir tapınağa gider, öğrenimin kendisine ne kadar değdiğini yemin ederek söyler ve o kadarını öder.

Bu düzenin, diyaloğun........

© 10 Haber