Sevgili günlük…
16 Ağustos, İstanbul Doorstep
Uzun süredir elim buraya gitmiyor. Başka metinlerle meşgul olduğum, zamanımın olmadığı gibi bahanelerin arkasına sığınacak değilim. Kendimi biraz hayattan elini eteğini çekmiş gibi hissediyorum. Çok ortalardaymışım gibi gözüksem de insanlarla sohbet etmek bile can sıkıntısı dışında hiçbir şey getirmiyor bana. Üstelik mutsuz filan da değilim. Fazlasıyla kendimle yetindiğim, hayatıma kimseyi almak istemediğim bir zaman dilimi.
Bu arada gerçekten de çok başka işlerle fazlasıyla meşguldüm. Bu içine kapanma süreci üretim zamanıydı da. İki farklı kitap teslim ettim yayınevine. Biri ‘Benim Filozoflarım’ başlığını taşıyor. İlk gençliğimden beri tekrar tekrar okuduğum yazar ve filozofları eserleri, benim psikoterapi pratiğimle bağlantıları ve bana olan katkıları bağlamında anlattığım bir kitap oldu. Eylül yine kapağını yapıyor. Diğeri belki de ilk kurgu eserim. ‘Susmanın Gürültüsü’ adını taşıyor. Beni hayatım boyunca en çok heyecanlandıran filozof olan Nietzsche 21. yüzyılda Arnavutköy’de yaşıyor. Onun tek bir gününü anlattığım bir novella. Bu arada elbette artık hayatımın bir parçası olmuş olan Kant’ın antropolojisi üzerine yazdığım doktora tezi. Ayrıca bir Platon okumasına giriştim ve onun diyaloglarını çalışıyorum. Bu çalışma da bir işe yarasın diye uzun makaleler çıkarıyorum onlardan, onları da 10Haber’de yayınlıyorum.
Geçenlerde Eylül’le taksiyle bir yerlere gidiyorduk, durup dururken, annemi özlemeye başladığımı söyledim ona. Yorum yapmadı, sadece başını omzuma yasladı. Uzun cümlelerin anlatamayacağı o yakınlığı, sıcaklığı akıtıverdi içime.
Bitmek üzere olan bir pazar akşamı. Saat sekize geliyor. Öğleden sonra kütüphanemin raflarını düzenlemeye çalışırken ne zaman aldığımı bile anımsamadığım incecik bir kitapla karşılaştım. Emile Zola’nın Nasıl Ölünür adlı kısacık kitabıyla. Salondaki geniş koltuğumun kitap okuduğum mutat köşesine yerleştim, Coltrane’ın Naima’sını açtım ve kitabı yarım saatte okudum. Okuduklarımı, içime dolan duygu ve düşünceleri buraya yazmak istedim. Zola’nın hayatıyla ilgili kısa bir araştırma yaptım ve aşağıdaki metni kaleme aldım. Bu satırların ancak bir güncede yeri olabileceğine karar verdim sonra.
1876 yazında Émile Zola otuz altı yaşındaydı ve henüz kütüphanelerdeki mutat yerini almış bir yazar değildi. Rougon-Macquart dizisinin beş cildi çıkmıştı, ama hiçbiri satmıyordu, tiyatro denemeleri arka arkaya hüsranla sonuçlanmıştı, Thérèse Raquin de dokuz yıl önce çürümüş edebiyat damgasıyla karşılanmıştı. Geçimini hâlâ gazetecilikle sağlıyordu, aylık yazısını yetiştirmek zorunda olan bir yazarın yorgunluğuyla ve umutsuzluğuyla yaşıyordu. Bu yorgunluğun içinde ona nefes aldıran bir şey oldu, Turgenyev aracılığıyla kurulan tuhaf bir bağlantı. Petersburg’da çıkan liberal ‘Avrupa Habercisi’ dergisi ona, her ay Fransa’yı anlatması karşılığında ona düzenli, Fransız sansürünün erişemediği, üstelik iyi bir ücret önermişti.
Beş yıl boyunca altmışa yakın metin yazdı bu dergiye, aralarında yirmiye yakın öykü vardı, naturalizmin kuramsal savunusunun önemli bir bölümünü de bu uzaktaki kürsüden yaptı. ‘Nasıl Ölünür’, Ağustos 1876’da o dizinin bir parçası olarak yayımlandı. Rus okura Fransa’da nasıl ölündüğünü ve ölülerin nasıl gömüldüğünü anlatmayı vaat ediyordu. Zola aynı işlemi altı ay önce Fransız evliliğinin başlıca tipleri için yapmıştı, bir yıl sonra bunu Fransız ruhban tipleri de için tekrarlayacaktı. Elimizde müstakil bir kitap gibi duran metin, aslında yabancı bir okura bir toplumun anatomisini gösteren bir dizinin ölüm faslıydı, bugün bize üslup tercihi gibi görünen her şey de o günün koşullarından doğmuştu. Cümlelerin kısalığı, şimdiki zamanın ısrarı, neredeyse gazete diline yaklaşan kuruluk, Fransızca okuyan ama Fransa’yı bilmeyen bir okurun anlaması içindi. Zorunluluktan doğan bu sadelik, naturalizmin nesnellik iddiasının en çıplak biçimini ürettiği için sonradan bir yöntem hâline geldi. Sözünü ettiğim metin, Türkiye İş Bankası Yayınları’ndan ‘Nasıl Ölünür’ adıyla çıkan kısacık bir kitap.
Anlatılan Fransa’nın kendisi de altı yıl önce iki felaketten geçmişti. Sudan’da İngilizlerle ciddi bir kriz çıkmış, ciddi bir savaşın eşiğine gelinmiş, Fransa bu bölgedeki sömürgelerini İngilizlere bırakmak zorunda kalmıştı. Bu yenilgiyi ahlaki bir ceza sayan güçlü bir dinsel restorasyon dalgası yükselirken, Cumhuriyet 1875’te sadece tek oy farkıyla geçen bir maddeyle hukuken doğmuştu, 1876’da hâlâ ülkenin hangi rejimle yaşayacağı belli değildi. Haussmann’ın dönüştürdüğü Paris bir vitrin şehrine dönüşmüş, kira baskısı işçi mahallelerini dışarı itmiş, 1873’te başlayan uzun buhran kırdan kente göçü hızlandırmıştı. Bütün bunların ortasında ölüm, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında sessizce adeta bir sektöre dönüşmüştü. Cenaze şirketlerinin sınıfa göre kategorilenmiş tarifeleri, mezarlıkların süreli ve süresiz yer ekonomisi, mermercilerin ev ev dolaşan planları, kilisenin değişen tören fiyatları vardı. Zola’nın yaptığı şey, bu gerçekliği alıp edebi bir anlatıya çevirmek oldu. Bu kısa ama etkileyici eserde sabit değişken ölümdü ve birbirinden net biçimde ayrılan toplumsal sınıfların ölüm kayıtları tutuluyordu.
Beş kısa anlatıdan oluşan kitapta bölümler azalan hiyerarşiye göre dizilir, her biri de aynı üç aşamalı kalıbı izler. Önce çevrenin sunumu, ardından ölüme giden birinin can çekişmesi, sonra da cenaze. Bu tekrar, metne monotonluk getirmiyor, aksine ölüm biçimlerinin farklılığını daha net görmemizi sağlıyordu. Sınıf değiştikçe değişen şey ölümün kendisi değil, ölümün ölçüldüğü birimdi.
Aristokraside birim protokoldür. Kont de Verteuil elli beş yaşındadır, ülkenin en görkemli ailelerinden birine mensuptur, ömrünü ciddi dergilere makale yazarak, sırayla tarıma, hayvancılığa, güzel sanatlara merak salarak, bir aralık milletvekilliği yaparak geçirmiştir. Karısıyla aynı evde yaşamaya devam etmişler ama yıllar önce ayrılmışlar ama iyi dost kalmışlardır. Zola bu dostluğun altında derin bir bencillik yattığını söyler. Kont hastalandığı gece kontes balodadır, döndüğünde oda hizmetçisi beyin biraz rahatsızlandığını söyler, kadın yarı uykulu, “Ah,” diye mırıldanır, arkasından, beni yarın onda uyandır, şapkacı gelecek der. Kontun ölmeye yattığı odası ziyaretçi bekleyen bir hastalık odasına dönüşür. Odada sessizlik hakimdir, yerinden oynatılan bir mobilya bulunmaz, uşaklar halının üstünde yürümeye çalışarak kendi topuk seslerini boğarlar. Kont öleceğini bilir, hekimlerden gerçeği kendisi istemiştir, tek arzusu temizce ortadan kaybolmak, kimseyi rahatsız etmemek, kimseyi tiksindirmemektir. Öleceğini anladığı son gece karısına dışarı çıkma dediğinde bunu sevgiden değil, sosyetenin dedikodusundan onu korumak için söyler. Son kutsal ayin herkesin gözü önünde yapılır, çünkü dine son bir destek verilmesi gerekmektedir, tören tamamlanınca artık ölmesinde bir sakınca kalmaz. Yine de acele etmez, sarsıntılı ve gürültülü bir ölümden kaçınmak ister gibi güç toplar. Soluğu koca odada bozulmuş bir saatin kırık sesi gibi çıkar, sonunda karısını ve çocuklarını öpüp onları bir el hareketiyle iter, duvar tarafına döner, yalnız ölür. Ölümün hemen ardından uşaklardan biri bir mobilyanın üstünde unutulmuş kaşığı görür, odanın düzeni bozulmasın diye onu hızla cebine atar. Bir yandan saygı, öte yandan fırsat bu fırsat küçük bir hırsızlık.
Cenazede birinci sınıf bir araba, tabut kordonlarını tutan bir mareşal, bir dük, eski bir bakan, bir akademisyen, arkada çoğu boş bir araba kuyruğu vardır. Kilisede ünlü şarkıcı Faure ilahi söylerken bir milletvekili yanındakine ne teknik, ne ses diye fısıldar, hanımlar opera akşamlarını hatırlar. Dostlardan biri hiç bu kadar iyi söylememişti, zavallı Verteuil’ün duyamaması ne yazık, oysa onu çok severdi der. Mezarlığa giden arabalarda konu Dieppe’de geçirilecek yaz, bir hisse toplantısı, kulüpte kazanılan yirmi beş louis olur. Bir hanım kapıdan sarkıp burası ne hoş diye sevinir, tam o sırada alay Montparnasse’a girmektedir. Mezar başında dört söylev verilirken kalabalık komşu mezar taşlarındaki yazıları okur. Yaşlı bir adam, rahibin konuşmasındaki büyük karakterin cömertliği lafını duyunca çenesini sallayıp tanırdım onu, tam bir köpekti diye mırıldanır. Kontes ise bütün bu saatler boyunca evde, şezlongda uzanmış, kemerinin püskülüyle oynayarak tavana bakmaktadır, kurduğu hayalle yanaklarına yavaş yavaş bir kızıllık yayılır. Koca ölür ve cinsel istek geri gelir.
Büyük burjuvazide birim paradır, dizinin en rahatsız edici anlatısı da bu bölümdedir. Altmış sekiz yaşındaki Madame Guérard, kendisine yargıç kocasından iki milyon frank kalmış bir duldur, üç oğlu babalarından aldıkları beş yüz biner frangı birkaç yılda yemişlerdir. Biri olmayacak icatlara, biri kadınlara, biri de tiyatro hayalleri peşinde koşarken tanıştığı bir dolandırıcıya. Sonra hepsi annesinin yanına taşınırlar ve onun eline bakarlar. Guérard Marais’deki dairesinde manastır sessizliği ve temizliği ister, o kadar cimridir ki, şeker parçalarını sayar, açılmış şişeleri kendi kaldırır, çamaşırları herkese ihtiyacı oldukça birer birer verir. Oğulları kötü insanlar değildir, Zola onları neşeli, ortalama........
