Aşağı İnen ve Bir Daha Çıkamayan: Ruhun Çözülüşü Olarak Adaletsizlik
Bir önceki yazı, filozofun mağaraya geri gönderilmesiyle kapanmıştı. Orada, Devlet’in en yüksek bölümünün aynı zamanda kendi taşıyıcı kirişini çatlattığını söylemiştik. Filozof yukarı çıkıyor, İyiyi görüyor ve sonra aşağı inmeye zorlanıyordu, çünkü inmek istemiyordu. Ve Platon bunu gizlemiyor, Glaukon’un ağzından açıkça sordurup cevabında da bu zorlamayı inkâr etmiyordu. Şimdi izleyeceğimiz iki kitap, o yükselişin tam tersi yönde bir hikâye anlatıyor. Sekizinci ve dokuzuncu kitaplar, aşağı inişin, çözülmenin, bozulmanın kitaplarıdır. Yukarı çıkan filozofu izledikten sonra, aşağı düşen şehri ve aşağı düşen ruhu izleyeceğiz.
Ama önce, metnin yapısına dair, çoğu zaman atlanan bir şeye dikkat çekmek gerekiyor. Sekizinci kitap, dördüncü kitabın kaldığı yerden devam eder. Dördüncü kitabın sonunda Sokrates, adaleti tanımlamayı bitirmiş ve bozuk yönetim biçimlerini anlatmaya hazırlanmıştı. Tam o anda, beşinci kitabın başında, Polemarkhos ile Adeimantos onu kolundan tutup durdurdular ve kadınlar ile çocuklar hakkındaki o sözü geçiştirmesine izin vermediler. Üç dalga oradan doğdu ve o dalgalar bizi üç kitap boyunca, filozofun tanımına, Güneş’e, Çizgi’ye ve Mağara’ya kadar taşıdı. Sekizinci kitabın açılışında Sokrates, kesintiye uğramadan önce nerede olduklarını hatırlar ve ipin ucunu oradan alır.
Bu yapısal ayrıntı önemsiz değildir, çünkü şunu gösterir. Platon’un asıl planında, adaletin ruhun iç düzeni olarak tanımlanmasının doğal devamı, o düzenin nasıl bozulduğunun anlatılmasıydı. Sağlığı tarif eden hekimin bir sonraki işi hastalıkları tarif etmektir. Beşinci, altıncı ve yedinci kitaplar, en yüksek felsefi içeriği taşımalarına rağmen, metnin kendi mimarisi içinde bir ara bölümdür. Bunu söylemek onların değerini düşürmez ama sekizinci ve dokuzuncu kitapların, çoğu okurun sandığından daha merkezi olduğunu gösterir. Adaletin ne olduğu dördüncü kitapta tanımlanmıştı, adaletsizliğin ne olduğu ve insanı ne hale getirdiği burada gösterilecektir. Ve Glaukon’un ikinci kitapta ortaya attığı soruya verilen cevap, ancak bu iki kitap okunduktan sonra tamamlanır.
Sokrates önce çözülmenin niçin kaçınılmaz olduğunu açıklar ve bunu yaparken, kurduğu şehir hakkında son derece ağır bir şey kabul eder. En iyi şehir bile bozulacaktır. Çünkü meydana gelmiş olan her şey çözülür ve böyle bir düzen bile sonsuza kadar sürmez. Bu cümlenin ağırlığını hafifletmemek gerekir. Yedi kitap boyunca kurulan, eğitimi, sınıfları, evliliği, mülkiyeti en ince ayrıntısına kadar düzenlenmiş olan şehir, kurulduğu anda çürümeye başlamıştır. Oluşa girmiş olan hiçbir şey, oluşun yasasından kaçamaz. Platon’un bütün ontolojisi burada siyasete bir kez daha dokunur. Değişmez olan idealardır, kurumlar değil.
Çözülmenin nereden başlayacağını da söyler ve bu da dikkate değer. Bozulma dışarıdan gelmez, aşağıdan da gelmez. Yönetici sınıfın kendi içinden gelir. Bir düzen, ancak yönetenler arasında bölünme çıkarsa yıkılır. Yönetilenler ne kadar hoşnutsuz olursa olsun, yönetenler kendi aralarında birlik oldukları sürece düzen ayakta kalır. Bu, Platon’un siyasal gözlemlerinin en keskinlerinden biridir ve tarihsel olarak da büyük ölçüde doğrudur. Rejimler, çoğu zaman, yönetici blok kendi içinde çatladığı için çöker.
Peki o çatlak nereden gelecek? Ve burada Platon, metnin en tuhaf, en çok tartışılan pasajını yazar. Sokrates, Musalara seslenir ve yüksek, neredeyse tragedya diliyle konuşmalarını ister. Musalar da, bütün bu ciddiyetin altında bir gülümseme olduğunu hissettiren bir üslupla, sayıların dilinden bir şey söylerler. Yöneticiler, doğru evlenme zamanlarını hesaplamak için bilmeleri gereken sayıyı bir gün yanlış hesaplayacaklardır. Çünkü o sayı, geometrik bir sayıdır ve o sayının hesabı zordur. Yanlış zamanlarda birleşmeler olacak, iyi doğmamış çocuklar dünyaya gelecek ve altınla bronz, gümüşle demir karışacaktır. Ve benzemezlik ile uyumsuz eşitsizlik doğduğunda, her zaman savaş ve düşmanlık ürer.
Bu sayının ne olduğu, iki bin yıldır çözülememiş bir bilmecedir ve üzerine ciltler yazılmıştır. Bence çok fazla uğraşmaya değmez, çünkü Platon’un burada yaptığı şey, bir hesap vermekten çok bir tavır göstermektir. Musalara yüksek üslupla konuşturarak, kendi anlatısına bir tür ironik ciddiyet katıyor. Ama söylediği şey gerçekten de ciddidir. En iyi düzen bile, sonunda, kendi üreme ve eğitim düzenini doğru yürütemeyeceği için bozulur. Yani düzen, dışarıdan bir düşman yüzünden değil, kendi kendini yeniden üretmedeki bir hata yüzünden çöker. Nesiller arası aktarımdaki en küçük bir bozulma, birkaç kuşak sonra bambaşka bir insan tipi üretir.
Ve buradan sonra, dört düşüş başlar. Aristokrasi timokrasiye, timokrasi oligarşiye, oligarşi demokrasiye, demokrasi tiranlığa dönüşür. Her rejim, bir sonrakinin tohumunu kendi içinde taşır ve her rejimin karşılığında bir insan tipi vardır. Platon bu iki diziyi paralel yürütür. Önce rejimin nasıl doğduğunu, nasıl işlediğini ve kendi içinde hangi çelişkiyi taşıdığını anlatır, sonra o rejime karşılık gelen insanın ruhunda ne olduğunu gösterir. Ve o insanın nasıl oluştuğunu anlatırken, hemen her seferinde aynı sahneyi kurar. Bir baba ve bir oğul.
Bu diziyi okurken hemen bir şeyi belirtmek gerekiyor. Bu bir tarih anlatısı değildir. Platon, şehirlerin gerçekten bu sırayla değiştiğini iddia etmiyor ve zaten Atina’nın kendi tarihi bu sıraya uymaz. Anlatılan şey, mantıksal ve psikolojik bir sıradır. Her rejim, ruhun hangi parçasının egemen olduğuna göre tanımlanır ve dizi, egemenliğin yukarıdan aşağıya doğru kayışını izler. Akıl yönettiğinde aristokrasi, tin yönettiğinde timokrasi, gerekli arzular yönettiğinde oligarşi, gereksiz arzular yönettiğinde demokrasi, yasa tanımaz arzular yönettiğinde tiranlık. Yani beş rejim değil, ruhun beş halidir asıl anlatılan. Şehir, hâlâ büyük harflerle yazılmış metindir.
Birinci düşüş timokrasidir ve Platon bunu açıkça Girit ile Sparta düzenine benzetir. Altın ve gümüş doğalar erdeme, demir ve bronz doğalar para kazanmaya ve toprağa çekildiğinde, iki taraf çekişir ve sonunda bir uzlaşmaya varırlar. Toprağı ve evleri paylaşıp özel mülk edinirler. Ve daha önce özgür dostlar olarak koruduklarını, şimdi köleleştirip kendilerine bağımlı kılarlar. Kendileri de savaşla ve bekçilikle uğraşır.
Bu uzlaşma, timokrasinin bütün karakterini belirler. Yeni düzen, iyi ile kötü arasında bir orta yerdedir. Eski düzenden korkuyu, düzeni, savaşçı erdemi, ortak yemekleri, beden eğitimini alıkoyar. Ama bilgeleri iş başına getirmekten çekinir, çünkü artık elinde yalın ve kararlı insanlar değil, karışık doğalar vardır ve sert, atılgan, savaşa daha uygun olanlara meyleder. Yönetenler para düşkünüdür ama bunu gizler ve altınla gümüşü karanlık hazinelerde saklar. Evlerinin çevresini duvarla çevirir, kendi yuvalarını kurar ve orada bol keseden harcarlar. Başkasının parasını harcamayı sever, kendininkine kıyamaz. Hazları gizlice tadar ve yasadan, babadan kaçan çocuklar gibi kaçarlar. Çünkü ikna ile değil zorla eğitilmişlerdir ve gerçek Musa’yı, yani söz ile felsefeyi ihmal etmişlerdir.
Şu son cümle önemlidir. Timokrasinin kusuru cesaret eksikliği değil, akıl eksikliğidir. Erdemi vardır ama erdemin hesabını veremez. Alışkanlıkla iyidir, bilgiyle değil. Ve bir önceki yazılarda gördüğümüz o ayrım, alışkanlıkla edinilen erdem ile bilgiyle edinilen erdem arasındaki ayrım burada bir rejimin kaderi haline gelir. Hesabını veremediğin erdem, bir kuşak sonra ayakta kalmaz.
Timokratik insanın doğuşu ise, dizinin en canlı sahnelerinden biridir ve psikolojik olarak son derece incedir. İyi bir babanın, kötü yönetilen bir şehirde yaşayan iyi bir babanın oğludur. Baba onurlardan, mevkilerden, davalardan kaçar, rahatsız edilmemek için kendi işine bakar. Ve evde, anne şikâyet eder. Kocasının yönetenlerden biri olmadığını, bu yüzden kendisinin öteki kadınlar arasında küçük düştüğünü söyler. Kocasının parayla ilgilenmediğini, mahkemede ve mecliste kavga etmediğini, her şeyi kolayından aldığını, kendisine karşı da ilgisiz olduğunu söyler. Ve bütün bunları, kocasının erkek olmadığı anlamına gelecek biçimde söyler. Hizmetliler de aynı şeyi fısıldar, çocuk büyüyünce babasından daha erkek olmalıdır. Ve dışarı çıktığında, şehrin kendi işine bakanı budala saydığını, ortalığa karışanı ise onurlandırdığını görür.
İki yandan çekilen çocuk, babasının aklını ve ölçüsünü tümüyle bırakmaz ama ötekilerin çekişine de karşı koyamaz ve sonunda ortada bir yerde durur. Ruhunun yönetimini orta parçaya, yani tine, kazanmayı ve onuru sevene devreder. Böylece kibirli ve onur düşkünü bir adam olur.
Bu sahnenin ne yaptığını görmek gerekiyor. Platon, siyasal karakterin oluştuğu yeri aileye, hatta bir evin içinde babadan nasıl söz edildiğine yerleştiriyor. Bir çocuğun ruhundaki iktidar devri, annesinin şikâyetleri ile hizmetlilerin fısıltıları arasında gerçekleşiyor. Ve dört düşüşün her birinde aynı yapı tekrarlanacak. Oğul, babasının bir biçimde yenildiğini görür ve ruhunu, o yenilgiyi tekrarlamamak üzere yeniden düzenler. Her yeni insan tipi, bir önceki tipin başarısızlığından çıkarılmış bir derstir. Ve her ders, bir öncekinden daha aşağı bir parçayı tahta oturtur.
Bu babalar ve oğullar dizisinin kadınlar açısından ne kadar dar olduğunu da söylemek gerekir. Beşinci kitapta kadınların koruyucu olabileceğini, doğaların cinsiyete göre değil işleve göre dağıldığını savunan Platon, sekizinci kitapta anneyi yalnızca şikâyet eden ses olarak sahneye koyar. Bu tutarsızlık, metnin kendi içindeki gerilimlerden biridir ve üzerinin örtülmesi gerekmez.
İkinci düşüş oligarşidir ve tanımı nettir. Malın değerlendirilmesine dayanan, zenginlerin yönettiği ve yoksulların yönetimden pay almadığı düzen. Geçiş, hazinelerin dolmasıyla başlar. Karanlıkta biriken altın, timokrasiyi yıkar. Önce harcayacak yerler bulurlar, sonra yasaları bu yönde bükerler, sonra kendileri ve karıları yasaya uymaz olur. Sonra birbirlerini görüp taklit ederek çoğunluk aynı hale gelir. Sonuç olarak para kazanmayı ne kadar çok onurlandırırlarsa erdemi o kadar az onurlandırırlar.
Platon bunu bir terazi imgesiyle anlatır. Zenginlik ile erdem, bir terazinin iki kefesindedir. Biri yükselirse öteki alçalır. Bu imge, bir kanıt değildir ve öyle olduğunu iddia da etmez. Ama gözlem olarak güçlüdür. Bir toplulukta neyin onurlandırıldığı, neyin onurlandırılmadığını da belirler. Onurun toplam miktarı sabitmiş gibi davranır insanlar ve zenginliğe yönelen saygı, başka bir yerden çekilerek gelir.
Sonunda bir yasa çıkarırlar. Belli bir mal varlığı olmayan, yönetime katılamaz. Bu yasayı, silahla ya da korkutmayla geçirirler. Ve oligarşi kurulmuş olur.
Platon oligarşinin beş kusurunu sıralar ve beşi de dikkatle okunmayı hak eder. Birincisi, yöneticilerin bilgiye göre değil mala göre seçilmesidir. Gemileri, kaptanlığı bilene değil zenginine emanet etseydik ne olurdu diye sorar. Bu, altıncı kitaptaki gemi benzetmesinin kısa bir yankısıdır. İkincisi, böyle bir şehrin bir değil iki şehir olmasıdır. Yoksulların şehri ile zenginlerin şehri aynı yerde oturur ve sürekli birbirine karşı tertip içindedir. Bu tespit, Platon’un en çok alıntılanan cümlelerinden biridir ve sonraki bütün sınıf çözümlemelerinin uzak atasıdır. Üçüncüsü, savaşamamalarıdır. Halkı silahlandırsalar, halktan düşmandan daha çok korkmaya başlarlar. Silahlandırmasalar, oligarşi olarak, pek az kişiyle savaşmak zorunda kalacaklardır. Üstelik para sevgisi yüzünden savaş vergisi vermeye de yanaşmazlar. Dördüncüsü, aynı insanların birçok iş birden yapmasıdır. Aynı adam hem çiftçi hem tüccar hem asker olur. Bu, şehrin kuruluşundaki tek kişi tek iş ilkesinin çiğnenmesidir. Beşincisi ve Platon’un en büyük saydığı kusur, bir adamın her şeyini satıp başka birinin eline geçmesine ve o şehirde elinde hiçbir şey olmadan yaşamaya devam etmesine izin verilmesidir. Ne para kazanan, ne zanaatkâr, ne atlı, ne hoplit, yalnızca yoksul ve düşkün biri.
Bu son noktayı Platon o çok bilinen arı imgesiyle açar. Kovanda nasıl bir yaban arısı, bir sokan asalak arı doğarsa, şehirde de böyleleri doğar. Kanatlı olanlar ve kanatsız olanlar. Kanatsızlar dilenciler, sokanlar ise suçlulardır. Ve nerede dilenci görürseniz, orada hırsızların, yankesicilerin, tapınak soyguncularının da gizlendiğini bilin der. Sonra ekler, bunun sebebi eğitimsizlik, kötü yetiştirilme ve düzenin kötü kurulmuş olmasıdır. Yani suç, bireysel bir kötülük olarak değil, bir rejimin ürünü olarak açıklanır. Bu, yirmi dört yüzyıl önce yazılmış bir metinde şaşırtıcı derecede modern bir düşüncedir.
Oligarşik insanın oluşumu, dizinin en acı sahnesidir. Timokratik babanın oğludur ve önce babasını örnek alır, onun izinden gider. Sonra bir gün babasının, sanki bir kayalığa çarpan gemi gibi, şehre çarptığını görür. Baba, bir komutanlıkta ya da yüksek bir görevde iken, muhbirlerin eline düşer, mahkemeye verilir, öldürülür ya da sürülür ya da yurttaşlıktan çıkarılır ve bütün malına el konur.
Ve oğul, bunu gördükten sonra, korkuyla ve yoksullukla, ruhunun tahtından onur sevgisini ve tini apar topar indirir. Yoksullukla alçalmış olarak para kazanmaya döner ve azar azar, biriktirerek, çalışarak mal edinir. Arzulayan ve para seven parçayı ruhunun tahtına oturtur, başına taç, boynuna gerdanlık takar, kılıç kuşandırır. Akıl ile tini ise iki yanına, köleler gibi yere oturtur. Aklın yapmasına izin verdiği tek şey, bu maldan nasıl daha çok mal çıkacağını hesaplamaktır. Tine ise, zenginlikten ve zenginlerden başka hiçbir şeye hayranlık duymasına izin vermez.
Bu tarifin ne kadar sert olduğuna dikkat edin. Aklın işlevsizleştirilmesi değil, araçsallaştırılmasıdır anlatılan. Akıl susturulmuyor, tahttan indirilip hesap makinesi olarak çalıştırılıyor. Bu, bir önceki yazıda konuştuğumuz meselenin ta kendisidir. Aklın nötr bir hesap yetisine indirgenmesi, Platon için bir olasılık değil, bir bozulma biçimidir ve karşılığı olan somut bir insan tipi vardır.
Sonra bu insanın ahlaki değerlendirmesi gelir ki bence bütün sekizinci kitabın en ince yeri burasıdır. Oligarşik insan tutumludur, çalışkandır, yalnızca gerekli arzularını doyurur, ötekileri boş sayar, cimridir, her şeyden kâr çıkarır ve çoğunluk tarafından övülür. Ama, der Sokrates, o yaban arısı arzulardan kurtulmuş değildir. Arzular içinde durur ve zorla bastırılmıştır. Neyle bastırılmıştır? İnançla değil, öteki mallarını kaybetme korkusuyla ve bunun kanıtı vardır. Böyle bir adamın, mesela yetimlerin vasisi olduğu gibi, başkasının parasını harcama fırsatı bulduğu yerlerde, içindeki yaban arısı görünür.
Bu yüzden Sokrates onun içinde bir bölünme olduğunu, iç savaştan kurtulmuş olmadığını, tek değil çift adam olduğunu söyler. Daha iyi arzular daha kötü arzuları bastırdığı için görece düzgün görünür ama ruhun gerçek erdemi ve uyumu ondan uzaktır.
İşte bu portre, ikinci kitaptaki Gyges’in yüzüğü sorusunun bir cevabıdır ve o cevabın nerede durduğunu görmek gerekir. Glaukon, görünmez olsa herkesin haksızlık edeceğini söylemişti. Platon burada, tam da o insanı tarif ediyor. Oligarşik insan, yüzüğü takmadığı için dürüsttür. Görülüyor olduğu ve kaybedecek şeyi bulunduğu için düzgündür. Yani Glaukon’un tarifi yanlış değildir, sadece eksiktir. Yüzüğü takınca değişecek insan, adil insan değil, oligarşik insandır ve Platon onun adil olmadığını zaten söylüyor. Adil insan, iç düzeni yerinde olduğu için, yüzüğü taksa da değişmeyecek olandır. Argüman böylece kurtarılır ama bir bedelle. Çünkü artık şunu kabul etmek zorundayız. Toplumda düzgün diye bilinen insanların büyük çoğunluğu, Platon’un ölçüsüyle, adil değildir. Yalnızca bastırılmıştır.
Üçüncü düşüş demokrasidir ve geçişin mekanizması özellikle dikkat çekicidir, çünkü Platon burada oligarşinin kendi ilkesinin onu nasıl öldürdüğünü gösterir. Oligarşi, olabildiğince zengin olmayı iyi saydığı için doymak bilmez. Yönetenler de, savurgan gençleri yasayla dizginlemek istemezler, çünkü onların mallarını satın almak ya da faizle borç vermek işlerine gelir. Böylece yurttaşlarını hem para düşkünü hem ölçülü yapamayacaklarını görmezden gelirler.
Sonra o sert imge gelir. Yönetenler, faizle, borç verdikleri gençleri yaralarlar. Şehirde yaban arıları ile dilenciler çoğalır. Bunu söndürmek için ellerinde iki yol vardır. Ya bir yasayla kişinin malını dilediği gibi harcamasını engellemek ya da sözleşmelerin çoğunu borç verenin kendi riskine bırakmak. Ama ikisini de yapmazlar. Kendileri ise, bedence yumuşak ve gevşek, tembelliğe alışmış halde yaşarlar.
Ve devrim, çok somut bir sahneyle gelir. Yoksullarla zenginler bir yürüyüşte ya da seferde yan yana durur. Zayıf, güneşten yanmış yoksul adam, yanında soluk soluğa kalmış, yağ bağlamış zengini görür ve şöyle düşünür. Bu adamlar bizim korkaklığımız sayesinde bizim üstümüzde. Sonra birbirlerine gizlice bunu söylerler, bu adamlar bir hiç. Ve ilk fırsatta ayaklanırlar. Kazanırlarsa kimini öldürür, kimini sürer, geri kalanlara yönetimi eşit dağıtırlar ve görevleri çoğunlukla kurayla belirlerler.
Bu sahnede Platon, bir devrimin ateşleyicisinin ekonomik hesap değil, itibarın çökmesi olduğunu söylüyor. Yoksul, zengini gördüğü an, zenginin üstünlüğünün bir gerçekliğe değil bir kabule dayandığını anlıyor. Ve bir hiyerarşi, ona inanılmadığı anda çökmeye başlıyor. Bu, siyaset üzerine yazılmış en keskin gözlemlerden biridir.
Demokrasinin tarifi ise, metnin en canlı, en renkli ve en tartışmalı bölümüdür. Şehir özgürlükle doludur, herkes dilediğini söyler ve dilediğini yapar, herkes kendi hayatını kendi istediği gibi düzenler. Bu yüzden orada her türden insan bulunur. Sokrates, en güzel rejimin bu olabileceğini söyler. Tıpkı her renkten çiçekle bezenmiş bir kumaş gibi, her türden karakterle bezenmiş bu rejim de en güzeli görünebilir. Çocukların ve kadınların renkli şeylere bakıp en güzel demesi gibi, birçok kişi de buna en güzel diyecektir. Bir rejim aramak için oraya gitmek uygundur, çünkü orası rejimlerin pazarıdır, her çeşidinden bulunur.
Bu övgünün alaycı olduğu açıktır ama bütünüyle alaycı olmadığı da açıktır. Platon demokrasiyi tarif ederken görünür bir keyif alır ve bu keyif, metnin tonundan silinmez. Çoğulluğu gerçekten güzel bulur, ama o güzelliğin bir düzensizlik olduğunu düşünür.
Sonra listelemeye başlar. Orada yönetme yeteneğin olsa bile yönetmek zorunda........
