YAŞIYOR MUYUZ, YOKSA OYNUYOR MUYUZ?
Annem… Yetişkinliğe daha çocuk sayılacak bir yaşta, 15’inde evlendirilerek adım atmış biri… Şimdi seksenin üzerinde… Yılların çileli yükü, sadece yaşında değil; bedeninde, hatıralarında, sabrında birikmiş… 60 seneden beri katlandığı kronik hastalıkları da onunla birlikte hâlâ hayatta!... Ameliyatlar, protezler, ilaçlar… Hepsi ömrünün bir parçası oldu artık.
Geçen gün ilaç kutusuna baktım; neredeyse küçük bir eczane gibi… Ama ne ilginçtir, bütün o yorgunluğun içinde gene dimdik duran bir tarafı var: alışkanlıkları, değerleri, bayrama olan inancı…
Onu tanıyan bilir; eski zamanlardan kalma bir zarafeti taşır. Yeniliğe kapalı değildir ama öğrendiği güzellikleri de kolay kolay bırakmaz. Bayram yaklaşınca içi kıpır kıpır olur. Kim gelecek, ne hazırlanacak, ne ikram edilecek… Hepsini düşünür.
Bu bayram da öyle yaptı.
Gelinleri; “Zekiye Sultan, bu sene unutur belki” diye beklentiye giriyorlar ama nafile!...
O unutmaz… Gücü yettiğince kendi yapar, yetmediğinde gelinlerinden yardım ister… Bayram hazırlığı illaki yapılır... Çünkü onun için bayram, ertelenebilecek bir şey değil; yerinde ve zamanında mutlaka yaşanması gereken bir hakikattir!...
Ve biz, onun bu güzel telaşı yüzünden, “o eski bayram havalarını” elden geldiğince solumaya devam ediyoruz…
Eskiden bayramlar takvimde işaretlenen günler değildi. Bayram, insanın içine doğardı. Bir sabah uyanır ve anlardınız: Bugün başka bir gün… Havanın kokusu bile değişirdi aniden…
Sokaklardaki canlılık, evlerdeki hareket… Yediden yetmişe coşkuyla atan yürekler… Anlayacağınız bayram gelmezdi, bayram hissedilirdi…
Şimdinin bayramları ise; ekranlarda birer bildirim… Telefonlarda hazır mesaj… Kuru kalabalıklar içinde yalnızlık.
Bir zamanlar; çocuklara “bayramlık” kıyafetler almak, çocukların o yeni kıyafetleri bir an önce giyme heyecanına şahit olmak, bayram sabahı........
