Türkiye yeni bir dönemin eşiğinde
“Terörsüz Türkiye”, “toplumsal bütünleşme”, “kardeşlik”, “normalleşme” gibi kavramlarla yeni bir süreç tarif ediliyor. Meclis’te düzenlemeler tartışılıyor, geleceğe ilişkin yeni bir hukuki ve siyasi zemin oluşturulmaya çalışılıyor.
Elbette bu ülkede hiç kimse terörün devam etmesini istemez.
Hiçbir anne evladını askere gönderirken yüreğinin ağzında olmasını, hiçbir vatandaş dağlardan şehit haberi gelmesini istemez.
Ancak terörü bitirmek kadar önemli başka bir mesele vardır:
Terörle mücadele edenlere ne olacak?
Çünkü Türkiye’nin yıllarca terörle mücadelesinin bir tarafında terör örgütü varsa diğer tarafında da bu devlet için bedel ödeyen insanlar vardı.
Şehitlerimiz, gazilerimiz, evladını toprağa veren anne ve babalarımız vardı.
Bir bacağını, kolunu, gözünü bu mücadelede bırakan insanlar vardı.
Ve özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da, PKK’nın bütün tehditlerine rağmen devletinin yanında duran güvenlik korucuları vardı.
Şimdi devlet yeni bir sayfa açacaksa şu sorunun cevabını da vermelidir:
Bu insanlar o sayfanın neresinde duracak?
Şehit annesinin sorusu ne olacak?
Bir şehit annesinin meseleyi hukuk tekniğiyle değerlendirmesini bekleyemezsiniz.
O annenin önünde kanun maddeleri değil, oğlunun fotoğrafı vardır.
Bir gazi meseleye siyasi strateji olarak bakmaz. Kaybettiği uzvuna, yanında şehit düşen arkadaşına bakar.
Korucunun sorusu ise daha farklıdır:
“Dün devletimin yanında durduğum için hedef gösterildim. Bugün şartlar değiştiğinde beni kim koruyacak?”
Bunlar öfkeyle geçiştirilebilecek sorular değildir.
Devlet bunları incinmişlik, güven ve milli haysiyet meselesi olarak görmek zorundadır.
Suriye örneği önümüzde duruyor
Üzerinde asıl düşünmemiz gereken meselelerden biri de budur.
Suriye’de terör örgütleriyle ilişkili yapıların kendilerini feshettiği, silahların bırakılacağı ve mensuplarının normal hayata döneceği söyleniyor.
Fakat sahada gördüğümüz tablo yalnızca insanların silahını bırakıp evlerine dönmesinden ibaret değildir.
Yeni statüler, askeri ve idari görevler, entegrasyon modelleri ve devlet yapılanması içerisinde konumlandırılmaları tartışılıyor.
İşte tam burada Türkiye için çok önemli bir soru ortaya çıkıyor:
Aynı şeyin yarın Türkiye’de olmayacağını kim garanti........
