menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Baskının gölgesinde başlayan savaş

14 0
02.03.2026

The Washington Post’ta yayımlanan ve Michael Birnbaum, John Hudson, Karen De Young, Natalie Allison ile Souad Mekhennet imzasını taşıyan analiz, Washington’daki karar sürecine dair önemli bir iddia ortaya koyuyor: ABD istihbarat değerlendirmeleri İran’dan kaynaklanan “yakın ve kaçınılmaz” bir tehdit tespit etmezken, bölgesel müttefikler askeri müdahale için uygun zamanın geldiğini savundu. Bu çerçevede Donald Trump’ın İran’a saldırı kararı, klasik güvenlik refleksinden çok stratejik fırsat algısına dayanıyor olabilir.

Bu ayrım kritik. Çünkü bir savaşı başlatan motivasyon, o savaşın süresini ve diplomatik akıbetini belirler. Eğer karar, doğrudan bir saldırıyı önleme zorunluluğundan değil, bölgesel güç dengesini İran aleyhine kalıcı biçimde değiştirme hedefinden doğduysa, bu durum kısa süreli bir caydırıcılık hamlesinden ziyade uzun vadeli bir yeniden yapılandırma girişimine işaret eder. Böyle bir girişimin ise hızlı bir müzakereyle son bulması zordur.

Suudi Arabistan ve İsrail açısından bakıldığında İran’ın askeri ve siyasi kapasitesinin zayıflatılması stratejik bir kazanım olarak görülüyor. Ancak bu aktörlerin tercih ettiği senaryo, İran’ın tamamen çökmesi değil; kontrol edilebilir ölçüde geriletilmesi. Çünkü tam bir çözülme, bölgesel milis ağlarının başıboş kalmasına, enerji güvenliğinin sarsılmasına ve öngörülemez yeni aktörlerin ortaya çıkmasına yol açabilir. Dolayısıyla bölgesel baskı ile başlayan askeri sürecin, paradoksal biçimde, yeniden diplomasiye dönme ihtiyacını da içinde taşıdığı söylenebilir.

Ne var ki savaşın ilk etkisi diplomatik zemini zayıflatmak olur. İran ile ABD arasında son dönemde dolaylı kanallardan sürdürülen temaslar, her ne kadar sınırlı ve kırılgan olsa da bir “konuşma eşiği” oluşturmuştu. Askeri saldırı bu eşiği aşağı çeker. Diplomasi güvene dayanır; güven ise öngörülebilirliğe. Eğer Tahran yönetimi saldırıyı rejim değişikliğine dönük bir stratejik hamle olarak okursa, müzakere masasına dönüş psikolojik olarak daha da zorlaşır.

Bu noktada savaşın en çarpıcı boyutu, İran lideri Ali Hamaney’in öldürülmesi ya da etkisiz hale getirilmesi ihtimali. Lider hedefli operasyonlar tarihte iki farklı sonuç üretmiştir: rejim etrafında kenetlenme ya da rejim içinde çatlak. İran örneğinde her iki ihtimal de masadadır.

Hamaney’in ölümü dış müdahale sonucu gerçekleşmişse, bu durum rejim açısından güçlü bir mobilizasyon aracına dönüşebilir. İran siyasal söyleminde “direniş” ve “dış tehdit” kavramları merkezi bir yer tutar. Böyle bir atmosferde güvenlik bürokrasisi ve özellikle Devrim Muhafızları daha belirleyici bir konuma gelebilir. Bu senaryo, müzakereleri hızlandırmaz; aksine sertleştirir. Çünkü lider kaybı, geri adım atmayı değil, misilleme kapasitesini artırmayı teşvik edebilir.

Öte yandan liderlik boşluğu elitler arası rekabeti tetiklerse farklı bir tablo ortaya çıkabilir. İran sistemi kurumsal çerçevelere sahip olsa da, dini otorite ile askeri yapı arasındaki denge kişisel otoriteyle tahkim edilmiştir. Bu dengenin sarsılması karar alma süreçlerini yavaşlatabilir. İç güç mücadelesi yaşayan bir yapı, dış cephede daha temkinli davranmak zorunda kalabilir. Ancak bu temkin hemen diplomatik yumuşama anlamına gelmez. İç belirsizlik yaşayan rejimler çoğu zaman dış tehdidi konsolidasyon aracı olarak kullanır.

Bu nedenle Hamaney’in ölümü, İran’ı otomatik olarak zayıf ve uzlaşmaya açık hale getirmez. Aksine, kısa vadede öngörülemezliği artırır. Öngörülemezlik ise müzakere süreçlerinin en büyük düşmanıdır.

Washington açısından da tablo net değil. Donald Trump’ın karar alma tarzı genellikle yüksek etkili hamlelerle pazarlık gücü üretmeye dayanıyor. Bu model, karşı tarafın geri adım atacağı varsayımıyla işler. Eğer İran geri adım atmak yerine asimetrik misilleme kapasitesini genişletirse, savaşın maliyeti artar. Uzayan çatışma Amerikan iç siyasetinde tartışmaları yoğunlaştırır; Kongre’de yetki meselesi gündeme gelir; uluslararası hukuk tartışmaları büyür. Bu baskılar genellikle diplomatik kanalların yeniden açılmasına yol açar, ancak bu açılış çoğu zaman savaşın yıpratma evresinde gerçekleşir.

Dolayısıyla bugün görünen tablo, hızlı bir barıştan ziyade uzayan bir pazarlık sürecine işaret ediyor. Savaşın ilk evresi güç gösterisi ve tırmanma ile geçer. Ardından dolaylı temaslar başlar. Nihai anlaşma ise tarafların birbirlerinin kırmızı çizgilerini test ettiği uzun bir sürecin sonunda şekillenir.

Eğer The Washington Post’un aktardığı gibi karar sürecinde istihbaratın “yakın tehdit” değerlendirmesi belirleyici değilse, bu savaş savunma refleksinden çok stratejik yeniden konumlanma arayışının ürünü olabilir. Stratejik yeniden konumlanma savaşları ise genellikle kısa sürmez. Çünkü hedef yalnızca bir askeri kapasiteyi değil, bir dengeyi değiştirmektir.

Bugün asıl soru İran’ın zayıflayıp zayıflamayacağı değil; hangi biçimde yeniden şekilleneceğidir. Daha radikal, daha kapalı ve daha sert bir İran mı ortaya çıkacak? Yoksa iç rekabetin zorladığı, temkinli ve hesapçı bir İran mı? Her iki ihtimal de müzakereleri geciktirir; yalnızca biçimini değiştirir.

Bu nedenle mevcut göstergeler, savaşın ani bir şok operasyonu olarak kalmayacağını; uzun soluklu bir jeopolitik yeniden ayarlama sürecine dönüşebileceğini düşündürüyor. Müzakereler tamamen ortadan kalkmayacaktır. Ancak daha dolaylı, daha kırılgan ve daha uzun bir zamana yayılacaktır. Orta Doğu’nun yeni denkleminde diplomasi masası devrilmiş değil; fakat artık çok daha dar ve çok daha sallantılı bir zeminde duruyor.


© Yeniçağ