Bir hikaye verin çocuklara
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan okul baskınları yürekleri dağladı. Çocukların, daha doğrusu çocuk yaştakilerin işlediği bu şiddet olayları karşısında çok üzücü demek bile yetersiz kalıyor. Üzüntü, katmerlendi. Somut elle tutulan, bir duyguya dönüştü. Yine derin bir acıyla yüzleştik. İstediğimiz kadar yas mesajı yayımlayalım.Acıyı sadece lanetleyerek geçiştirmek olanaksız. Aslında hiçbir değeri olmayan konuları gündem diye konuşsak da; gerçek sorunların gündeme geliverme huyu vardır. Bu tür olayların arkasında yatan asıl mesele, uzun zamandır görmezden geldiğimiz bir boşluk. Ben kimim, ne olacağım, hayatımda ne anlam var; sorularının içini doldurmamak, cevapsız bırakmak boşluğu besliyor.
Eskiden “çıraklık” derdik. İlkokul bitince ya da ortaokul sıralarında bir ustanın yanına verirdik çocuğu. Sabah erken kalkar, dükkâna gider, çay demler, süpürge yapar, işin inceliklerini öğrenirdi. Para kazanmak ikinci plandı aslında. Asıl kazanılan şey, bir bütünün parçası olmaktı. Ben bu atölyenin adamıyım, bu işin bir parçasıyım, ustam benden memnun duygusuydu. O duygu, kendini gerçekleştirme ihtiyacının en temel haliydi. Maslow’un hiyerarşisinde en tepede duran o ihtiyaç, aslında en alttan, en somut olandan başlıyordu.
Bugün o çıraklık geleneği büyük ölçüde kayboldu. Çocuklar okula gidiyor, ders çalışıyor, sınavlara hazırlanıyor ama çoğu zaman benim hikayem nerede sorusuna cevap bulamıyor. Ekranlar, sanal beğeniler, anlık hazlar; güya dolduruyorlar boşluğu. Ama sanal hiçbir şey, gerçek bir hikayenin yerini tutmaz. Bir çocuğun eline tornavida verip şunu şöyle yap, bu parça yerine........
