menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye İran’dan önceki ilk hedefti

30 0
05.03.2026

“Irak, Suriye, akabinde İran ve son olarak Türkiye…”

Bu sıralama ABD’nin Irak’ı işgalinin hemen sonrasında eski diplomatlar ve o dönemin bazı siyasi figürleri tarafından çok dile getirildi. Şimdi ABD ve İsrail’in İran’a açtığı savaş ile yeniden hatırlanıyor, hatırlatılıyor. 2003’ten bu tarafa Orta Doğu’daki cereyanların akıbetine bakarsak, bu sıralamaya uygun bir sahnelenişi izlediğimiz de ortada. Öyle ki, ilk olarak Irak’ta Saddam, Libya’da Kaddafi, Yemen’de Abdullah, Suriye’de Esad ve İran’da dini lider Hamaney…

Bölgemizde sahnelenenlerin senaryosu niteliğindeki bir stratejiyi de hatırladığımızda “Çanlar Türkiye için mi çalıyor” diye düşünebiliriz. O strateji, 1982 yılında hazırlanan Oded Yinon Planı’dır. Plana adı verilen Yinon, “Beyrut Kasabı” diye anılan İsrail’in eski Başbakan Ariel Şaron’un danışmanıydı.

Oded Yinon Planı’nda aralarında Irak, Suriye, İran ve Türkiye’nin de yer aldığı Orta Doğu'daki devletlerin nasıl zayıflatılacağı, etnik ve mezhepsel olarak nasıl bölüneceği, haritaların nasıl değişeceği tek tek anlatılmaktadır.

Hedef aldığı ülkelerdeki gelişmeler de Yinon Planı ile büyük ölçüde örtüşüyor. Mesela Irak'ın Kürt, Şii ve Sünni devletlere bölünmesi, aynı tarifenin Suriye’ye uygulanması ve bu iki ülkenin de “askeri gücünün feshedilmesi” gibi hedefler Yinon planında öngörülüyordu. Planda İran ve Türkiye ise çeşitli gerekçelerle en sona bırakılıyor.

Bu açıdan baktığımızda, Oded Yinon Planı’nı yalnızca dönemsel bir strateji belgesi olarak değil, 19. yüzyıldan itibaren şekillenen Siyonist stratejik tahayyülün süreklilik arz eden bir parçası olarak değerlendirmek mümkün.

Evet, farkındayım. Buraya kadar çizdiğim tablo “İran’dan sonra sıra Türkiye’ye gelecek” klişesini benim de ifade edeceğime dair bir beklenti oluşturuyor. Hiç beklemeyin. Çünkü durum tam tersi…

Türkiye, İran’dan da Suriye’den de önceki ilk hedefti. Suriye iç savaşı başlatılmadan hemen önce TSK’ya yönelik tezgahlar başlatıldı. Türkiye ilk hedef olduğu için AKP-FETÖ koalisyonu dönemindeki kumpaslarla Türk Silahlı Kuvvetleri eli kolu bağlanıp etkisizleştirildi.

Eğer TSK’nın eski etkinliği kırılmasaydı, bölgedeki emperyalist planları ve o planların Türkiye’ye vereceği zararı öngörebilen paşalar tutsak edilip hapse atılmasaydı, MGK’da iktidarın 2011 sonrasındaki Suriye’ye politikasına direnecek bir komuta heyeti olacaktı.

FETÖ kumpasları ile TSK’nın gücü değil ama etkisi feshedilerek AKP Türkiye’sinin Suriye’ye iç savaşın taşınmasına, derinleşmesine ve Esad rejiminin yıkılışına katkısı garanti altına alındı. Sınır komşumuza dönüşen PKKistanın doğuşu da böylece garanti altına alınanlar arasındaydı. Milyonlarca Suriyelinin ülkemizde oluşturduğu demografik tehdit de cabası…

Gelinen noktada, Suriye’nin kuzeyindeki yapı idari ve askeri varlığını sürdürüyor ve artık Suriye’de Rusya ve İran’a mesafeli, İsrail’e tehdit oluşturmayan bir Şam yönetimi var. Elbette İran’ın istikrarsızlaştırılması, kaos ve terör üreten bir coğrafyaya dönüşerek Suriyeleştirilmesi Türkiye açısından son derece tehlikeli. Bu şekilde bir İran coğrafyası, sırasını savmış olsa bile sırayı yeniden Türkiye’ye getirebilir… (Bu ayrı bir yazı konusu)

Peki en azından şimdilik sıra Türkiye’de değilse, nerede? Görünen o ki, ABD için İran’dan sonra sırada Çin bulunuyor. Tom Barrack’ın Hazar’dan Akdeniz’e şeklinde duyurulan ABD’nin yeni stratejisine uyumlanmış bir Türkiye yönetimi de varken, İran sonrası Washington’un hedefinin Çin olması gayet anlaşılabilir.

Biden döneminden beri dış politikasında önceliği Çin’in yükselişini durdurmaya veren ABD için bölgemizdeki engel, “İran seddi…”

Eğer İran düşürülürse, petrol ve diğer zenginliklerin kontrol altına alınacağı herkesi malumu. Ancak hiç dikkat edilmeyen kritik bir nokta daha var. İran kontrol altına alınırsa ABD’ye devredilen ve “Trump koridoru” adını alan Zengezur koridoru da güvene alınacak. ABD için Zengezur koridoru güvene alınmalı, çünkü Çin’i çevrelemek için, tıpkı Irak ve Suriye’de olduğu gibi, tıpkı İran’da yapılmak istendiği gibi Orta Asya sahasının kaotik ve terörize edilmiş bir alana dönüşmesinde bu koridor stratejik işlev görecek…

Diyeceğim o ki; İran sonrası için ne ABD’nin ne de İsrail’in gözünü Türkiye’ye çevirmesine gerek yok. “Terörsüz Türkiye” adı verilen İmralı açılımı, mollalar rejiminin düşüp İran sahasında sözde dört ayaklı Kürdistan’ın üçüncü ayağının oluştuğu bir senaryoya uyumlanmak değil mi? Bu durumda Türkiye kendisinin hedef tahtasına konulmasına alan açmış olmuyor mu? Sahi, asıl sormamız gereken şu değil mi; yeni anayasa ile sırada Türkiye’yi bekleyen ne var?


© Yeniçağ