menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Enerji güvenliği ve barış meselesine dair

14 0
27.06.2026

Enerji; doğayı, emeği, zamanı, mekânı, devleti ve dünya düzenini örgütleme biçimi olarak kabul ediliyor. Bir zamanlar ona sadece yakıt olarak yaklaşmak makuldü ama bugün değil. Çünkü enerji meselesi “kaç varil petrol, kaç metreküp gaz, kaç megavat elektrik” meselesinden çıktı. Bugün enerji dediğimizde “Kimin kalkınacağı, kimin bağımlı kalacağı, kimin kirleteceği, kimin bedel ödeyeceği ve kimin dünyaya düzen vereceğini” konuştuğumuz ideolojik bir meseledir.

Enerji, daha güncel anlamıyla, en genel manada bir sistemin iş yapabilme, yani değişim yaratabilme kapasitesidir. “İş” burada emek değil; bir şeyi hareket ettirmek, dönüştürmek, üretmek, taşımak, ısıtmak, aydınlatmak, hızlandırmak demek. Bu yüzden enerji; kömür, petrol, doğalgaz, güneş, rüzgâr kadar insan ve hayvan kası, odun, yiyecek, hatta toplumsal örgütlenme gücüyle de ilgilidir. Enerjiyi doğa, emek ve tarihsel değişim hakkında bir fikir olarak da ele almak şart. Almayan her bakış açısı eksik olacaktır. Bu açıdan enerji, modern tarihin görünmeyen altyapısıdır. Fabrika, ordu, imparatorluk, şehir, ulaşım, tarım, dijitalleşme, savaş, refah devleti, iklim krizi… Hepsinin altında bir enerji rejimi var. J.F.Bayart’ın “Devlet enerjidir” tespitini önemsiyorum. Çünkü çalışma prensibi olarak devlet, enerjinin kendisi ve prensiplerine göre işleyen bir mekanizma.

Enerjinin birçok politik görüntüsü de var. Birincisi, kalkınma bağlamıdır. Kömür İngiltere için, petrol ABD için, hidroelektrik ve atom Hindistan gibi ülkeler için, etanol Brezilya için birer “ulusal kalkınma” aracı olarak görülüyor. İkincisi, egemenlik bağlamıdır. Petrol, gaz, kömür, uranyum ya da kritik madenler üzerinde kontrol kurmak, devletin kendi kaderi üzerinde söz sahibi olması anlamına geliyor. Üçüncüsü, bağımlılık kurma bağlamıdır. Enerjiye sahip olan, enerji yollarını kontrol eden ya da enerji teknolojisini elinde tutan güç, diğerlerini bağımlı hale getiriyor. Bugün küresel siyasetin çalışma şekli tam da bu noktada işliyor. İngiliz kömür istasyonları, Süveyş Kanalı, deniz yolları, petrol tankerleri, boru hatları, Hürmüz geçidi, LNG terminalleri, elektrik şebekeleri, batarya ve nadir toprak tedarik zincirleri bu bağımlılığın altyapılarıdır. Ve bugün bunlara sahip olanlar otomatik güç sahibi oluyorlar. Dördüncüsü, savaş ve güvenlik bağlamıdır. Kömürlü savaş gemileri, petrol ambargoları, boru hattı sabotajları, enerji yaptırımları, boğazların kapatılması, nükleer enerji ve uranyum tartışmaları hep enerji-savaş ilişkisinin parçalarıdır. Beşincisi, iç siyaset ve toplumsal meşruiyet bağlamıdır. Elektrik fiyatı, akaryakıt zamları, doğalgaz faturası, sübvansiyonlar, enerji yoksulluğu, maden sahaları, HES’ler, termik santraller, iş cinayetleri, köylünün toprağı, işçinin sağlığı vs… Bunların hepsi enerji meselesini sınıf, çevre, bölge ve demokrasi meselesine çeviriyor. Gündelik yaşamda önümüze gelen başlıklar oluyor. Altıncısı, iklim ve adalet tartışması bağlamıdır. Fosil yakıtların nimetleri ile bedelleri dünyada eşit dağılmadığı kesin. En çok kirletenler çoğu zaman........

© Yeni Yaşam