menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İran Savaşı, jeopolitik gerçeklik ve Türkiye’nin önündeki yeni denklem

226 0
14.03.2026

ABD ve İsrail’in İran’a karşı teo-politik veya petro-politik emperyalist saiklerle başlattıkları savaşın oluşturduğu yeni ortam yalnızca askeri dengeleri değil, bölgeyi anlamak için kullandığımız kavramsal çerçevelere yeniden müracaat etmemizi gerektiriyor. İsrail’i ve ABD’yi nasıl anlamamız gerektiğine dair tablo aslında o kadar karmaşık değil. Motivasyonları işgal, Siyonizm, sömürü ve Ortadoğu’yu kontrol altında tutmaya dönük bir ihtiras.

Ortadoğu dediğimiz coğrafya ve demografya ise elbette tek parçalı değil. Körfez’i, İran’ı, Türkiye’si ve halklarıyla 1. Dünya Savaşı’ndan sonra şekillenmiş tam veya yarı sömürge şartları, fiili veya zihinsel işgal halleri, bu işgal halini benimsemiş insanlarla direnen insanlar arasındaki güç yarışları arasında paramparça bir halde.

Daha düne kadar kendi halkına karşı amansız bir soykırım uygulayan Suriye yönetimini sözümona İsrail’e karşı direniş ekseni kurgusuyla destekleyen bir İran var. Öbür tarafta potansiyel olarak İsrail’e de onun destekçilerine karşı her türlü direnişi Esad gibi değil hakikisiyle sergileyebilecek bir halkın bu direniş ekseninden çektiği baskı ve zulümlerin hikayesi.

Karmakarışık bir durum değil mi? Bu işin içinden hangi akılla nasıl çıkılır? Biz yine pes etmeyelim. Her şeyi ve herkesi kendi başına kendi bağlamında anlamaya çalışmaktan geri durmayalım.

Bu karmaşık tabloda İran’ın ve dış politikasının nasıl anlaşılması gerektiği basit bir soru değil. Bu saatten sonra İran’ın bütün yaptıklarını sadece Şiiliğiyle açıklamak bizi bir yere götürmüyor, olanları da açıklamaya yetmiyor. İran sadece 1979 yılında yapılmış İslam Devrimi ve onu şekillendiren ideolojik motivasyonlarla açıklanamaz, bu net. İçinden geçtiğimiz süreçlerde tarafları anlamak açısından bize en basit ve en klişe şekilleri verenlere fazla rağbet edebiliyoruz, ama bu bize konuları ve aktörlerin asıl özelliklerini anlamaktan geri bırakabiliyor.

İran’ın ve tarihsel Şiiliğin nasıl anlaşılması gerektiği hususunda yakın zamanda Abdülkadir Şen’in yayınlanan 482 sayfalık “Bir Mit Kurgulamak: Şii Hilali ve İran’ın Teopolitikası” İran’ın özellikle İslam dünyası içindeki kavgasının kökenlerini anlamak açısından oldukça ufuk açıcı bir tablo koyuyor ortaya. Mutlaka okunması gereken çok emek sarf edilmiş, güçlü belgesel nitelikli bir çalışma. Ancak İran’ın dış politikasının kökenleri sadece Şiiliğe ve sadece teo-politik motivasyonlara dayandırılamaz. Son kertede (fazla Althusserci mi oldu?) bu teo-politik faktörün de belirleyici olmasını belirleyen (üstbelirleyici) başka faktörler de var gibi.

Bu düşünceye bugünlerde beni davet eden siyaset bilimci M. Hakan Yavuz’un kısa süre önce atlasthink.org’da yayımladığı “İran’ın Stratejik Mantığı: Fuller, Nasr ve 2026 Savaşının Sonuçları” başlıklı makalesi oldu. Yavuz, İran’ın stratejik davranışını anlamak için Graham Fuller ve Veli Nasr’ın çalışmalarını birlikte ele alarak farklı ve önemli bir yaklaşımda bulunuyor.

Yavuz’un dikkat çektiği nokta basit ama önemli: İran’ın davranışlarını yalnızca ideolojiyle açıklamak yetersizdir. İran çoğu zaman Batı analizlerinde irrasyonel, devrimci ideoloji tarafından yönlendirilen bir aktör olarak sunulur. Oysa İran esasen tarihsel ve jeopolitik zorunluluklar içinde hareket........

© Yeni Şafak