menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Hâriciyemizin terletici günleri

76 0
latest

Aslında bugün farklı bir yazı yazmayı düşünüyordum. Barrack’ın Antalya’da, coğrafyamız ve Türkiye hakkında yapmış olduğu açıklamalar belki başlı başına bir değerlendirmeyi hak ediyordu. TV Net’in Akıl Odası programında fikirlerimi ortaya koymuştum. Tekrâra düşmemek sadedinde, bu hususta müstâkil bir yazı yazmak niyetim yoktu. Ama bu meyânda , Fransız Cumhûrbaşkanı Macron’un Güney Kıbrıs ve Yunanistan’da yaptığı konuşmalardan haberim oldu. Her iki konuşmanın müşterek rûhu beni yeniden düşündürdü ve bu yazıyı yazmaya karâr verdim.

ABD’nin Ankara Büyükelçisi Barrack’ın meslekten bir diplomat olmadığını biliyoruz.Bu hususta bir tâlim ve terbiye almışlığı yok. Barrack’ın insan olarak, daha evvel Ankara’da vazife yapmış olan poker suratlı neocon diplomatlardan sıcak bir profil ve intibâ verdiği âşikâr.

İyi yetişmiş , parlak bir diplomat tatlı sert bir çizgide durur. Muhataplarına ne antipati ne de sempati saçar. Bunları kendi içinde dikkatli bir şekilde dengeler. En sempatik olması gereken yerde bile bunu dejenere etmek isteyeceklere karşı diğer suratının varlığını unutturmaz. Aksi de vârittir. Keskin ve sert bir çıkış yapması lâzım gelen noktada, bunu uygun şartlarda değiştirmeye hazır olduğunu hissettirir. Diplomatlık mesleği bir tarafıyla teatral bir kâbiliyet ve beceri icâp ettirir. Barrack tabiî ki bunlardan bîhaber birisi. Muhtemelen, çok kısa süren , kendisine mesleğin asgari bilgilerinin alelacele öğretildiği bir hazırıktan sonra Ankara’ya gönderildi.

Diplomasi dilinin ve usullerinin şekillenmesi ağırlıklı olarak İngilizcenin işidir. Nitekim İngilizce diplomasinin “Lingua Franca”sıdır. Ama dikkat çekilmesi gereken başka bir husus daha var. İngilizler dillerini başka dillerden çok farklı olarak işlemişlerdir. Dünyâya öğretilen, hattâ İngilizce konuşulan memleketlerde günlük hayatta konuşulan İngilizce ile İngilizlerin İngiltere’de konuştuğu İngilizce çok farklıdır. İngilizlerin kendi aralarında konuştukları İngilizce mütemâdiyen yan mânâlar üreten ve bir yabancının asla anlayamayacağı kadar dolaylılaştırılmış olan çok husûsî bir İngilizcedir. Elbette bunun da katmanları , farklı çeşitleri vardır. Günlük hayatta vasat İngilizlerin İngilizcesi en fazla bir iki katmanlı bir dolaylılık taşırken, üst orta sınıflarınki dört beş katmanlı olarak şekillenir. Centilmenlerin, aristokratların dünyâsında ise bu katmanlar daha da artar. En yüksek mertebenin ise Viktorya İngilizcesi olduğu bilinir. O kadar ki bir kaç kelimelik bir ifâde bu Viktoryen British İngilizcede bir paragrafa dönüşür. Bu dil karşı tarafı felç eder. Kelimelerin büyük bir kısmına âşina olsanız bile konuşmadan hiçbir şey anlamazsınız. Diplomaside İngilizler Viktoryen British İngilizcesine resital verdirirler. Dile has tekelci üstünlükleriyle size istediğiniz her şeyi verdiklerini hissettirirler. Ama çok geçmeden sizden her şeyinizi alırlar.

Amerikalılar ve Avustralyalılar da İngilizce konuşurlar. Ama aslında İngilizceyi bilmezler. İngilizler kendi aralarında onlarla ince ince alay ederler. Dünyânın her köşesinde İngilizce konuşulur ama aslında İngilizler hâricinde İngilizceyi bilen yoktur. Ne tuhaf değil mi?. İngilizler, cümle dünyâyı İngilizce konuşturan ama onları aynı zamanda İngilizce câhili yapmak gibi mârifetin sâhibidirler.

Açık ve doğrudan konuşmak her zamân bir sempati doğurur. O sebeple biz Türkler Amerikalıları İngilizlerden daha çok sevmişizdir. Amerikalılar oldukları gibidirler. İngilizler gibi sizin üzerinizde bir ağırlık yaratmazlar. Dili formel tutmazlar. Bu yaklaşım llk başlarda çok hoşumuza gider ve bizi rahatlatır. . Sosyal Amerikalılara hemen uyum sağlarız. İngilizlerin müstehzi ,sinsi, Fransızların horlayıcı ve kibirli eltizmleri , Almanların kabalıkları bizi o kadar yıldırmıştır ki Amerikalılarla kurduğumuzu münâsebetlere dört bir el ile sarılmışızdır. Zâten kırık dökük İngilizcelerimizle ancak Amerikan İngilizcesini sökebiliriz. Müzmin yabancı dil kompleksli , ağzını burnunu oynatıp Amerikan aksanını zorlayarak konuşan “akıcı” İngilizce sâhibi Türkleri ciddiye almayınız. British İngilizcesi karşısında hepsinin nutku tutulur. Rahmetli Nur Vergin Hoca’nın çok sayıda yabancı dile âşinâ olduğu bilinirdi. Bir konuşmasında son derecede dürüst davranmış; ”Bana kaç dil bildiğimi sormayın. Ben de her Türk gibi sâdece Türkçe biliyorum. Diğerlerinden ise sâdece faydalanıyorum” demişti.

Amerikalıların açık sözlülüğü yeri gelip bir kabalığa dönüştüğünde şaşırıp kalırız.Münâsebetlerimizin iklimi bir anda buz keser. Bizim saflığımız, açıklığın , doğrudanlığın aynı zamanda sevgiye dayalı bir bağlılık taşıdığına inanmamızdır. Hâlbuki öyle değildir. Amerikalıların estirdiği sıcak hava sâdece bizi tava getirmek içindir. Amerikalıların bildiği tek usûl budur. Onlar teatral bir meslek olan diplomasiyi ancak vodvil seviyesinde kotarırlar. Şartlı estirirler bu havayı. Tek beklentileri istediklerini mutlak olarak almaktır. Bunu yapabildikleri nispette sizi hoş tutarlar. Ama en ufak bir aksamada çok haşin bir çıkış yaparlar. Barrack şimdilik Türkiye’yi tava getirmek için yapıyor açıklamalarını. Sık sık, hemen her fırsatta, bizi yeniden imparatorluk mâzimizin ihtişâmına geri döndürmek vaadinde bulunuyor. Ulus devletmiş, cumhûriyetmiş, demokrasiymiş ,bu değerlerin Ortadoğu’da bir hükmü olmadığını, bu yolda yapılmış denemelerin başarısız kalmaya mahkûm olduğunu söylüyor. Lübnan’da yaptığı konuşmada bu düşüncesini daha ileri boyutlara taşımış, Ortadoğu halklarının kabileler hâlinde yaşayan sürüler olduğunu söylemiş ve epey kınanmıştı. Ama Barrack bu yargılarından vazgeçmiş değil. Antalya’da aynı şeyleri söyledi. Ortadoğu halklarının, kabileler, mezhepler olarak bölünmüş, olsa olsa “merhamet sâhibi monarklar” idare edilmeye lâyık olduğunu söyledi. Düpedüz aşağıladı bizleri. Esasta arzu ettiğinin kıymık kıymık doğranmiş, her bir parçanın diğeri ile kan dâvâsı güttüğü ,İsrâil için kolay lokma olduğu kaotik bir coğrafya yaratmak olduğunu hemen anlıyoruz. Bunun en başarılı uygulamasının Osmanlı olduğunu söyleyerek bizi de mindere çekmek istiyor. Eğer bir mesâfe kat edemezse ,ikinci perdede bu talebini en kaba ölçülerde tekrarlayacağından ve dayatacağından emin olabiliriz.

Macron ise Güney Kıbrıs ve Yunanistan’da isim vermeden Türkiye’yi işgâlci olarak niteledi. Fransa’nın Avrupa ve Batı medeniyetinin kardeşliği adına Yunanistan’ın arkasında kararlılıkla duracağını ifâde etti. Türkiye’yi medeniyet düşmanı , Türkleri vahşi barbarlar olarak gören kibirli Fransız bakışı bu. Şerbetliyiz, şaşırmıyoruz. Yarın Alman Şansölyesinden de Alman kabalığının bir misâlini de işitebiliriz. Bunları bir şekilde kararlılıkla bastırabiliriz. Ama bu arada Türk-İngiliz ilişkileri de ısınıyor. Esas sıkıntı burada. Abluka altında olan Türk hâriciyesini çok terletecek esas mesâiler burada yoğunlaşıyor. Ne diyelim, Allah hâriciyemizin yardımcısı olsun.


© Yeni Şafak