Evlenmek
“Evlenmek” dilimizde nikâhlanmak, karı-koca olmak mânâlarına gelirse de; “ev” kökünden türediği için esasen “bir ev sahibi olmak” mânâsını da taşır.
Televizyonda “Ömür Dediğin” adıyla yayımlanan bir belgesel var.
Seyredenler biliyor ki dile getirilen hayatların sahipleri yetmişini aşmıştır. Seyirciler arasında o günleri yaşayanlar anlatılanları kendi hatıraları ile birleştirip “ne günlerdi be!” diye iç geçiriyor.
Genç seyirciler bu hatıraların ancak hayâlini kurabilir; mânâsını pek kavrayamazlar
. Onların yaşantısı ile dedelerinin hayatı arasında aşılmaz mesafeler oluştu.
“Ömür Dediğin”de dile getirilenler “Fakir Türkiye” manzaralardır.
İnsanımız bu ve benzeri hayatların mahrumiyetini şiddetle yaşadı. Balkan Harbi, Cihan Harbi, Kurtuluş Harbi derken atalarımız dokuz cephede savaştı. Altmış milyonla girdiğimiz bu savaşlardan, seferberlikten, kırım ve kıtlıktan on üç milyon nüfus ile çıktık. Bunların çoğu kadın, çocuk ve ihtiyar idi.
İnsanımız “azla yetinme ve çileye yatkınlık” hasletini maneviyat ile yoğrulan kişiliğinden alır.
Ona göre “zenginlik” esasen gönül zenginliğidir.
Manzarayı somutlaştırmak için kendi çocukluğumdan, ellili yılların Erzincan’ından bahsedeyim.
Mahallemizde memur, esnaf, tüccar, işçi, zenaat sahibi aileler vardı. Kimsenin evinde beyaz eşya ve mobilya yoktu.
Tahta sedir üstünde pamuk şilte. Biraz varlıklı olanlar onun üzerine “sedir halısı” sererdi. Duvara dayalı, bir yüzü halı ot yastıklar. Masa-sandalye yok; yer minderi var. Yemekler “yer sofrasında” yenir. Yemek yapmak ve ısınmak için soba, ocak, mangal, maltız.
İletişim, ulaşım, barınma, sağlık, eğitim vb. kısıtlıdır. Telefon yok mektup var. Bir mahallede bir iki radyo........
© Yeni Şafak
