AB sürecinde İzlanda’nın restinden Türkiye’nin ucu açık cenderesine
İzlanda halkının balıkçılık haklarını ve deniz kaynakları üzerindeki ulusal egemenliğini koruma gerekçesiyle Avrupa Birliği (AB) üyeliğine "Hayır" demesi, küresel siyasette stratejik bir duruşun simgesi olmuştur.
Yaklaşık 400 bin nüfuslu bu ada ülkesi, ekonomik ve hukuki bağımsızlığını Brüksel'in müktesebatına kurban etmemeyi seçerken; Türkiye'nin onlarca yıldır süregelen, ağır şartlar ve tavizlerle örülü AB adaylık macerası derin bir tezat oluşturmaktadır.
1963 Ankara Anlaşması'yla başlayan, 1995 Gümrük Birliği ve 2005 adaylık müzakereleriyle devam eden süreç, Türkiye açısından bir entegrasyon projesinden ziyade milli çıkarların, ulusal ekonominin ve devlet bütünlüğünün sınandığı bir yıpranma sürecine dönüşmüştür.
İzlanda küçücük bir ekonomik kaynağını riske atmamak için müzakereleri rafa kaldırırken, Türkiye'nin ucu açık ve imtiyazlı kısıtlamalarla dolu bir hayal uğruna ödediği bedeller, konunun yeniden ve nesnel bir gözle değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır.
Tek taraflı bağımlılık, Gümrük Birliği ve tarımda tahdit ipoteği
Türkiye'nin AB ile ilişkilerinde karşı karşıya kaldığı en somut ekonomik dengesizlik, 1995 yılında imzaladığı Gümrük Birliği Anlaşması ile başlamıştır.
Türkiye, henüz birliğe tam üye olmadan bu sisteme dahil olarak AB'nin karar mekanizmalarının dışında bırakılmış; buna karşın AB'nin üçüncü ülkelerle imzaladığı Serbest Ticaret Anlaşmalarına (STA) taraf olma hakkını kaybetmiştir.
Bu durum, üçüncü ülkelerin mallarının Türkiye pazarına gümrüksüz girmesine yol açarken, Türk ürünlerinin aynı ülkelere ihracatında gümrük duvarlarıyla karşılaşmasına neden olan ağır bir asimetri yaratmıştır.
Ekonomik faturanın en ağır kesildiği alanlardan biri de tarım ve hayvancılık sektörüdür.
AB'nin Ortak Tarım Politikası (OTP) çerçevesinde........
