Kör Terazi, Tanıdık Yüzler
Bir ülkenin adalet anlayışı, yazdığı kanunlardan çok, o kanunları kimin için işlettiğiyle ölçülür.Çünkü bazı metinler vardır; kâğıt üzerinde herkesi eşit yazar ama hayatta bazı isimleri daha kalın harflerle korur.Bu topraklar, uzun bir tarihsel yürüyüşün ardından demokrasiyle, laiklikle ve modern(!) hukuk metinleriyle tanıştı.Her biri, insanı koruma iddiasıyla geldi.Her biri, adaleti tesis etme vaadi taşıdı.Ama zaman gösterdi ki, bir kanunun nereden geldiğinden daha önemli bir soru vardır:O kanun, kimin karşısında gerçekten ayakta durabiliyor?Çünkü ithal edilen yalnızca kanunlar olmadı;aynı zamanda o kanunların arkasına saklanmayı bilen yeni güç biçimleri de üretildi.Ve bu güç, bazen bir soyadıyla, bazen bir makamla, bazen de görünmeyen ilişkiler ağıyla kendini dokunulmaz kıldı.Bugün geriye dönüp baktığımızda, sadece işlenen suçları değil;o suçların nasıl susturulduğunu da görüyoruz.Bir dosyanın kapağı kapanmadan önce kimlere dokunduğunu,bir hâkimin kaleminin neden titrediğini,bir savcının hangi noktada geri adım attığını…Çünkü bazı davalar vardır;suçlunun kim olduğu değil, kime ait olduğu belirler İşte tam da burada, insanın içini yakan o büyük çelişkiyle karşı karşıya kalıyoruz:Kâğıt üzerinde eşit olan adalet, hayatta neden terazi tutmuyor?Oysa biz, adaletin sadece güçlüye değil, herkese aynı mesafede durduğu bir örneği de biliyoruz.Hz. Muhammed(sav) şu sözü, asırlar öncesinden bugüne hâlâ yankılanır:“Sizden öncekilerin helak olmasının sebebi şuydu: İçlerinden soylu biri hırsızlık yaptığında onu bırakır, zayıf biri yaptığında cezalandırırlardı. Allah’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı Fatıma da hırsızlık yapsaydı onun da elini keserdim.”Bu rivayet, Sahih Buhari ve Sahih Müslim başta olmak üzere temel hadis kaynaklarında yer alır.Demek ki mesele sadece kanun yazmak değildir.Mesele, o kanunun karşısında herkesin eşit kalabildiği bir vicdan inşa edebilmektir.Çünkü adalet, ithal edildiğinde değil;içselleştirildiğinde ayakta kalır. Bunun için fıtrata dönmek zorundayız.
Bu mesele yalnızca teorik bir tartışma değil.Ne yazık ki bu topraklar, adaletin kâğıt üzerindeki hâliyle, hayatın içindeki hâlinin ne kadar farklı olabildiğini defalarca tecrübe etti.Yakın zamanda Van’da kamuoyuna yansıyan Rojin dosyası…Bir genç kızın hayatı, ardında soru işaretleri bırakarak son buldu.Olayın kendisinden daha ağır olan ise, geride kalan sessizlikti.Çünkü bazı ölümler sadece bir insanın değil;aynı zamanda gerçeğin de toprağa verilmesidir.Bundan yıllar önce, bir kadın savcının cesaretle yeniden açtığı bir dosya…Altı yıl önce “kapanmış” bir cinayet dosyası, yeniden nefes aldı.Ama dosya derinleştikçe, mesele bir failin ötesine geçti;iddialara göre ucu, kamunun en güçlü makamlarına kadar uzandı.İşte tam o noktada, adaletin yürüyüşü yavaşladı.Çünkü bazı yollar vardır;ilerledikçe daralır, daraldıkça da cesaret ister.Türkiye’nin farklı şehirlerinde benzer hikâyeler…Faili belli olup da faili “ulaşılamayan” dosyalar…Delilleri konuşan ama kararları susan mahkemeler…Ve en acısı;adaleti beklerken yorulan, bekledikçe umudu törpülenen insanlar…Bu örneklerin her biri bize aynı şeyi fısıldıyor:Sorun yalnızca suçun işlenmesi değil;o suçun karşısında sistemin nasıl konumlandığıdır.Çünkü bazı davalarda hukuk, bir pusula gibi yön göstermez;rüzgârın estiği tarafa dönen bir ibreye dönüşür.Ve o rüzgâr çoğu zaman;güçten, nüfuzdan, ilişkiler ağından beslenir.Bir ülkede adalet, güçlüye göre eğilip zayıfa karşı sertleşiyorsa;orada kanunlar eşitliği yazsa bile, hayat eşitliği yaşamaz.Ve belki de en tehlikelisi şudur:Bu durum bir istisna olmaktan çıkıp,zihinlerde “zaten böyle” kabullenişine dönüştüğünde…Artık mesele tek tek davalar değil,toplumun adalet inancının çöküşüdür.
Ve şimdi asıl soruya geliyoruz…Bir ülkede adalet, herkese eşit olduğunu söylüyor ama bazı kapıların önünde yavaşlıyor, bazı isimlerin karşısında susuyorsa;orada sorun yalnızca kanunlarda değil, o kanunlara ruh veren vicdandadır.Çünkü adalet;metinlerde yazan bir ideal değil,uygulandığında anlam kazanan bir emanettir.Eğer bir toplumda insanlar,“Suç işleyen kim?” sorusundan önce“Bu kişi kimin yakını?” diye düşünmeye başlamışsa…Orada artık mahkemeler karar verse bile,vicdanlar çoktan hükmünü vermiştir.Ve unutulmamalıdır ki;adaletin terazisi bir gün şaşarsa,o terazi sadece mazlumu değil,onu eğip büken herkesi tartar.Çünkü adalet,bir gün herkese lazım olur.Ama asıl mesele şudur:Adalet gerçekten kör mü…yoksa bazı yüzleri ezberlemiş midir?
