Haritada Özgür, Hayatta Bağımlı
Dünya haritasına yukarıdan baktığınızda sınırlar cetvelle çizilmiş gibi görünür; oysa hakikat, cetvel kadar düz değildir. Bazı coğrafyalar vardır ki, adı haritada yazdığı gibi değildir. Kâğıt üzerinde “Orta Doğu” diye geçer mesela… Ama gerçekte bu topraklar, yıllardır susmayan bir çığlığın, dinmeyen bir yasın coğrafyasıdır. Belki de en doğru adıyla: kanın ve savaşın coğrafyası…Bu topraklarda güneş her sabah doğar, ama çoğu zaman umut doğmaz. Çocukların oyuncağı yerine mermiyi tanıdığı, annelerin ninnilerinin ağıda dönüştüğü bir yerden söz ediyoruz. Yıllardır hangi gözyaşı eksik oldu ki bu coğrafyada? Hangi acı dinlendi, hangi yara kabuk bağlayabildi?Peki bütün bunların ortasında kendimize şu soruyu sormaktan neden bu kadar çekiniyoruz:Biz gerçekten özgür müyüz? Gerçekten bağımsız mıyız?Bağımsızlık dediğimiz şey, sadece bayrağın dalgalanması mıdır? Yoksa görünmeyen iplerle başka eller tarafından yönlendirilen bir kukla gibi hareket etmek midir? Bir başka ülkenin gölgesinde yürümek, kendi güneşinde yürümekle aynı şey olabilir mi?Asıl mesele şudur:Bağımsızlık; kendi sanayisini kurabilmek midir, yoksa başkasının ürettiğine muhtaç kalmak mı?Kendi ekonomisini ayakta tutabilmek midir, yoksa başkasının krizinde yıkılmak mı?Kendi sözünü söyleyebilmek, gerektiğinde eleştirebilmek midir, yoksa susmayı öğrenmek mi?Belki de özgürlük, bir ülkenin sınırlarından önce zihninde başlar. Zihni esir olanın, toprağı özgür olsa ne yazar?Devam ediyorum…Bugün onların başına gelenlerin, yarın bizim başımıza gelmeyeceğinin bir garantisi var mı? Tarih, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyenlerin mezar taşlarıyla doludur. Ateş, düştüğü yeri yakar deriz; ama rüzgârın yönü değiştiğinde o ateşin nerelere sıçrayacağını kim kestirebilir?Artık hamasi cümlelerin, içi boş kahramanlık naralarının arkasına saklanma devri çoktan geçti. Yüksek perdeden konuşarak, “bize bir şey olmaz” diyerek gerçekliği örtemeyiz. Çünkü gerçeklik, duymak istemediğimiz hakikatleri yüzümüze çarpan en sert aynadır.Hakikatle yüzleşmek cesaret ister. Ve o cesaret, hamasetten değil; akıldan, üretimden ve farkındalıktan doğar.Bugün kendimize bir kez daha sormak zorundayız:Biz gerçekten özgür müyüz?Gerçekten bağımsız mıyız?Eğer bağımsızsak, neden hâlâ birilerinin gölgesinde yol alıyoruz?Neden bir kriz başka bir ülkede başladığında bizim soframızdaki ekmek küçülüyor?Neden bir karar başka başkentlerde alındığında, bizim çocuklarımızın geleceği değişiyor?Bu sorular rahatsız edicidir, evet. Ama rahatsız etmeyen sorular, hiçbir zaman dönüştürmez.Bağımsızlık; sadece sınırları korumak değildir. Bağımsızlık, zihni korumaktır. Düşünceyi, üretimi, ahlakı ve iradeyi koruyabilmektir. Kendi kendine yetebilen bir toplum inşa edemeyenler, er ya da geç başkalarının sistemine entegre olur; sonra da buna “kaçınılmazlık” der.Oysa hiçbir bağımlılık, bir anda başlamaz. Küçük tavizlerle, görünmez alışkanlıklarla, “şimdilik böyle olsun” diyerek başlar. Ve bir gün gelir, insan kendi hayatının öznesi değil, sadece bir parçası hâline gelir.İşte asıl tehlike tam da buradadır.Bugün başkalarının acılarına bakıp sadece üzülmek yetmez. O acıların hangi süreçlerden geçerek ortaya çıktığını anlamak gerekir. Çünkü anlamayan toplumlar, aynı hataları tekrar etmeye mahkûmdur.Belki de artık şu soruyu daha yüksek sesle sormanın vaktidir:Biz başkalarının yazdığı bir senaryoda figüran mıyız, yoksa kendi hikâyemizin yazarı mı?Son söz niyetine:Özgürlük, başkalarının sana çizdiği sınırlar içinde rahatça dolaşmak değil; o sınırları fark edip gerektiğinde yeniden çizebilecek iradeye sahip olmaktır.
