Güller Diyarı Isparta
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte vardık Isparta’ya, aracımızla ilerlerken hafif bir serinlik çarptı yüzümüze.
Isparta’nın dağlardan şehrin içine içine süzülen ince bir rüzgâr, gül bahçelerinin arasından geçerken havaya tarifsiz bir koku bırakır.
İşte o an, bu şehrin neden “Güller Diyarı” olarak anıldığını anlamak zor değildir.
Isparta, kokusuyla, sessizliğiyle ve geçmişten gelen hikâyeleriyle yaşayan bir şehirdir.
Isparta’nın sokaklarında yürürken aslında sadece bugünü değil, binlerce yıllık bir geçmişin izleri arasında yaşarsın.
Bu topraklar, bir zamanlar Pisidya bölgesinin kalbi olarak sayılıyordu.
Antik çağlarda “Baris” olarak bilinen bu şehir, nice medeniyetleri ağırladı.
Tarihi sokaklarda oturup hahvemi yudumlarken düşünüyorum; Aynı topraklarda Hititler yürüdü, Romalılar geldi ve burada şehirler kurdu, Selçuklularla inançlar değişti, minareler yükseldi.
Zaman değişti ama Isparta’nın ruhu hep aynı kaldı: sakin, derin ve kendine has.
Osmanlı döneminde şehir, ince dokunmuş halıları ve mis gibi kokan gül yağlarıyla ün saldı.
O gül kokusu, yüzyıllardır bu topraklardan yayılmaya devam ediyor.
Burada konuştuğum yerli halk, “Isparta’ya yukarıdan bakabilseydin, dağların ortasında saklanmış bir cennet görürdün. Sanki Tanrı, bu şehri korumak ister gibi etrafını dağlarla çevirmiştir” diyor, Güller Diyarı Isparta için. Öylesine seviyorlar yaşadıkları şehri...
Barla Dağı’nın heybeti, karşısında uzanan Eğirdir Gölü’nün dinginliğiyle birleşir.
Gölün yüzeyi bazen öyle durgundur ki, gökyüzü ile bütünleşmiş gibi gözükür.
Sabahın erken saatlerinde vardık göl kıyısına...
Suyun hafif dalga sesi, uzaktan gelen kuş cıvıltıları ve serin hava sardı içimizi… İnsan burada zamanın yavaşladığını hissediyor.
Ve dilden dile, nesilden nesile anlatılan hikâye:
“Zamanın birinde Eğirdir’de yaşayan bir bey, eşi ve çocuklarıyla birlikte Sivri Dağı eteklerinde avlanmaya çıkar.
Bey orada bir geyik görür, okunu gerer ve geyiğe atar. Ancak ok........
