Ata tohumu, botoks ruhu
Eski günleri hatırlayanınız var mı? Hani şu bahçeden, balkondan toplanan; eğri büğrü, üzeri hafif çamurlu, boyu posu birbirini tutmayan domatesleri beğenmeyip "Amman, manavdaki gibi biblo gibi değil ki bu!" diyerek burnumuzu kıvırdığımız günleri… O zamanlar pürüzsüz, cilalanmış gibi parlayan, simetrik salatalıkların peşindeydik. Market rafında asker gibi sıraya dizilmiş o kıpkırmızı, plastik kıvamındaki domatesler gözümüze birer doğa harikası, birer sanat eseri gibi görünürdü. Doğa bize kendi ham haliyle, çamuruyla, kokusuyla gelirdi de biz ona şehirli kibriyle yaklaşır; "Şunun tipine bak, yamuk yumuk" diye ite kaka kenara atardık.
Şimdi ne mi yapıyoruz? Hafta sonu sabahın köründe kalkıp, benzin deposunu doldurup, "Ata tohumu" kelimesinin geçtiği ilk ekolojik pazarın yolunu tutuyoruz. Tezgahta üzeri biraz toprak ve çamur kaplı bir domates görünce "İşte özümüz, işte çocukluğumuz, işte gerçek gıda!" diye neredeyse diz çöküp ağlayacağız. O eğri büğrü, yamuk yumuk domatesin kilosuna küçük bir servet öderken; manavdaki o pürüzsüz, cillop gibi "biblo" domateslere "Zehir bunlar zehir, kim bilir ne bastılar buna!" diye düşman gibi bakıyoruz. Tarihin en şık, en masraflı ve en şuursuz ters köşesi bu olsa gerek. Dün yüzüne bakmadığımız çamuru, bugün lüks niyetine satın alıyoruz.
Ama........
