Bu hafta vizyondalar: 2 ayrı film 2 ayrı hikaye
Hayatım boyunca yaşadığım her anı sanki bir filmin içinden kesilmiş sahneler gibi hissettim. Sanki bir rom-com filminin gerçek dünyaya sıkışmış hali gibiydim. Yani tersten bi’ simülasyon düşünebilirsiniz; bütün her şey gerçekmiş de ben hayal ürünüymüşüm gibi…
Her düştüğünde kalkabilen, en zor durumlardan bile sıyrılabilen, hayata toz pembe gözlüklerle bakabilen, en olmadık yerde bile hayatının aşkı ile karşılaşabilen ‘o’ karakterlere olan bağlılığım da sırf bu yüzden; ben de hayatı onlar gibi yaşıyorum.
Sokak ortasında yere uzanıp gökyüzünü izleyebilir, koridor köşelerinde çarpışınca kitapları elimden düşürebilirim. Ya da belki ölümün pençesindeyken bana olan bağlılığıyla hayat bulacağım bi’ adam her an karşıma çıkabilir. Gecenin bir körü yağmur altında dans edebilir, aylarca geleceği meçhul mektuplar bekleyebilir, doğru kişiyle sıkıcı bir partide aniden Thriller dansı yapabilir, korkularımın üzerine gidebilir; mesela yangın merdivenlerinde oturup şehri izleyebilirim…
Bütün bu rom-com dünyasının gerçekliği arasına sıkışmış bir simülasyon hatası gibi düşünebilirsiniz beni. Çünkü tüm bunlara olan bağlılığıma tezat bir şekilde pembe gözlükler takamadığımdan o yapış yapış romantizm maalesef yarım kalıyor… Neyse ki iyi senaristler ve rom-com dünyası var da her izlediğim filmde 2 saat sürecek bir başrol hissetme haline........
