Miras mı, emanet mi?
Hayatın akışında bir devre mülk gibidir dertler ve büyük davalar. Birileri kapıyı açar, ocağı tüttürür; sonrakiler ise o ateşi harlamakla mükelleftir. Bizim dünyamızda “hizmet” dediğimiz o devasa şahs-ı manevî kalesi, yılların yorgunluğunu omuzlarında taşıyan, saçlarına ak düşmüş ağabeylerimizin sadakati ve sarsılmaz metanetiyle bugünlere kadar ulaştı. Onların o duruşu olmasaydı, bugün ne o kürsüler kalırdı ne de o satırlar gönüllere bu kadar saf ulaşırdı.
Fakat her baharın bir uyanışı, her fırtınanın ardından gelen taze ve diriltici bir rüzgârı vardır. Bugün o koca kalenin burçlarında yeni, gür ve farklı bir ses yankılanıyor. Belki dilleri biraz daha teknolojik, belki dünyayı algılama biçimleri o bildiğimiz klasik kalıpların biraz dışında; ama kalplerindeki o “aşk-ı hizmet” en az elli yıl öncenin heyecanı kadar taze, dimağları ise bir o kadar berrak.
Üstad’ın ”Gençlik Rehberi”ni kaleme alırken kurduğu o büyük hayal geleceğin de tek hayatî reçetesiydi. Gençlik, bir davanın “yardımcı kuvveti” veya “ayak işlerini gören kolu” değil, bizzat o davanın güncellenmiş ruhudur. Zaten öyle değil midir ki Risale-i Nur’un genç talebeleri hizmet neyi gerektiriyorsa ise onu yapacak olmasıdır.
Ağabeylerin tecrübesi karanlıkta yol gösteren bir fenerse, gençlerin enerjisi de o feneri en uzak menzillere, en sarp yokuşlara taşıyacak olan bataryadır. Eğer o batarya sisteme tam kapasite dahil edilmezse, en güçlü fener bile bir süre sonra sadece kendi çevresini aydınlatır hale gelir; uzakları görme kabiliyetini yitirir.
Şimdilerde, o meşhur ve önemli meşveret masalarında tecrübenin yansıması değil, gençliğin o taze, esnek ve korkusuz zekâsı da gerçek manada yer bulmalı. Zira bugünün dünyasını, o dünyanın içine doğanlar, o dijital dili ana dili........
