Eski Türkiye’den yeni Türkiye’ye-2
Dinin temsilcisi konumundaki kişi ve kurumların çifte standart içeren tutumları, herkese eşit hukuk lazımken “bizden olanlar” ve “ötekiler” ayrımı yaparak gücü öteki aleyhinde kullanmaları bu kopuşun ana sebebidir.
“Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin” (Maide, 8) İlâhî uyarısına rağmen gücün egemenliğine yaslanıp haksızlık ve hukuksuzluğun kaynağı haline gelmek, hem seküler hem dindar gençlerin gözünden kaçmamaktadır. Bu durum seküler gençleri dinden iyice uzaklaştırıp tepkisel bir noktaya iterken; dindar ailelerin çocuklarını ise varoluşsal bir sorgulamaya, deizme veya biçimsel dindar ama zihnen tamamen sekülerleşmiş, içi boş bir hayat tarzına sürüklemektedir.
Bugün her ne kadar bütün kurum ve kuruluşlar dindarların elinde gibi görünse de alttan alta dine bilenen bir kitle ile diğer tarafta “görünüşte dindar” ama manen içi boşalmış bir nesil yetişmektedir.
Bireyi değil devleti kutsayan “devletçi dindarlık”
Eski Türkiye’de dindarların en çok eleştirdiği konuların başında otoriter devletçilik, bürokratik vesayet ve bireysel özgürlüklerin kısıtlanması gelirdi. Yeni Türkiye’de ise tam anlamıyla devleti “kutsal” kılan, kişi hak ve özgürlüklerini “devletin bekası” söylemine kolayca kurban edebilen kaskatı bir “devletçi dindarlık” anlayışı egemen oldu. Bireyin vicdanı ve temel hakları, devletin idarî maslahatlarına feda edilir hâle geldi.
Geçmişte mağduriyetin ve mazlumiyetin getirdiği tabiî bir nezaket, kapsayıcı ve temiz bir dilimiz vardı. Bugün........
