menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Şahısların gölgesinden müesseselerin gücüne

26 0
23.07.2026

Osmanlı’da Batı’nın üstünlüğü fark edildiğinde çözüm daha çok askerî alanda ve silah teknolojisinde arandı. Hâlbuki Batı, sanayi inkılâbına ulaşmadan önce Rönesans, Reform ve Aydınlanma süreçlerinden geçmiş; hukuk, eğitim ve devlet yapısını yeniden inşa etmişti. Dolayısıyla doğrudan silaha ve askeri yapılanmaya yönelmek, meselenin kökünü kavrayamayan eksik bir yaklaşım olarak kaldı.

Şahıs Merkezli Yönetimin Açmazı

Asıl mesele daha derindeydi: İslâm dünyası, devlet ve toplum yönetimine dair sahip olduğu ilmî birikimi kalıcı müesseselere dönüştüremedi. İbni Haldun’un Mukaddime’de devletlerin yükseliş ve çöküşünü ilmî esaslarla açıklaması büyük bir fikrî başarıydı; ancak bu yaklaşım kurumsal yapılara dönüşemedi. Batı ise Atina ve Roma tecrübesinden Magna Carta’ya, oradan da modern parlamenter sisteme uzanan süreçte fikirlerini hukuk ve kurumlarla kalıcı hâle getirdi.

İslâm dünyasında Gazâlî’den Nizamü’l-Mülk’e, Abdülkadir Geylânî’den İmam-ı Rabbânî’ye, Osmanlı’da Ebüssuûd Efendi’den Koçi Bey’e kadar birçok âlim hükümdarlara adaleti, meşvereti ve liyakati tavsiye etti. Ancak bu tavsiyeler kurumsal bir sisteme dönüşemedi. Zaman ve zemin müsaade etmedi. Belki de o zamanlar ihtiyaç son dönemlerdeki kadar şiddetli değildi. Sonuçta adaletli ve ufku geniş bir hükümdar geldiğinde devlet güçlendi; aksi durumda ise kötü yönetim kaçınılmaz oldu. Devletin istikameti müesseselere değil, şahısların karakterine bağlı kaldı.

Bu noktada İmam-ı A’zam’ın adaletsiz yönetime karşı tavrı da dikkat çekicidir. O, keyfî idareye ortak olmayı reddederek hem amelî hem de itikadî bir duruş sergilemiştir. Ne var ki zamanla bu güçlü tavrın hatırası zayıflamış, geriye daha çok fıkhî mirası........

© Yeni Asya