Hakikatin kapısında: İlim ve iktidar
Peki, hakikatin tercümanı olması gereken kalem, neden çoğu zaman iktidarların gölgesinde görünür? Neden ilim ehli, halkın ve hakikatin yanında durmak yerine çoğu zaman güç merkezlerinin etrafında toplanır?
Bu suale asırlar öncesinden dikkat çekici bir cevap gelir. Risale-i Nur’da nakledilen bir rivayette şöyle denilir: “Eski İran’ın meşhur veziri Büzürcümehr’e sormuşlar: ‘Neden ulema (âlimler), ümera (idareciler) kapısında görünüyor da ümera ulema kapısında görünmüyor?’
Cevaben: ‘Ulemanın ilminden, ümeranın cehlinden’ diyerek zarifâne cevap vermiştir.”
Bu cevap, yalnızca idarecilere değil, ilim ehline de yönelmiş derin bir ikaz taşır. Çünkü ilim, sahibini hakikate ulaştırabildiği gibi; şöhretin, menfaatin ve makamın kapılarına da sürükleyebilir. Kalem, hakkın hizmetinde olursa toplumu ayağa kaldırır; menfaatin hizmetine girerse toplumun vicdanını susturur.
Hakikatten uzaklaşan ilim, bir müddet sonra hikmetini de kaybeder. Toplumların içten içe çözülmeye başladığı noktalardan biri de budur.
MEDENİYETİN YÜKSELİŞİ VE ÇÖKÜŞÜ
Tarih, ilim ile hürriyet arasındaki bağı açık şekilde göstermiştir. Düşüncenin serbestçe gelişebildiği, ilim adamlarının baskı görmeden konuşabildiği dönemlerde medeniyetler yükselmiştir. Buna karşılık fikirlerin susturulduğu, ilmin siyasetin gölgesine mahkûm edildiği zamanlarda ise duraklama ve çöküş kaçınılmaz olmuştur.
Batı’da Rönesans’ın yükselişi de büyük ölçüde bu zeminde gerçekleşmiştir. İlim adamlarının çalışmalarına alan açılması, eserlerin yaygın şekilde neşredilmesi ve fikirlerin toplumla buluşabilmesi, Avrupa’nın zihnî dönüşümünü hızlandırmıştır.
Osmanlı’nın duraklama dönemlerinin en mühim meseleleri medreselerin yenilenememesi, fen bilimlerinde geri kalınması, adalet mekanizmalarının sarsılması ve istişare ruhunun zayıflamasıydı. Ulemanın gerektiği kadar güçlü ikazlarda bulunamaması........
