Risale-i Nur Türkçede de önderdir
Risale-i Nur hakkındaki bir lâhika mektubunda, Risalelerdeki Türkçe târif edilir. Kur’ân tefsiri Risale-i Nur’un bir duâ, tebliğ, zikir, fikir, hakikat kitabı olmasının yanı sıra, mantık, kelâm, ilâhiyat, teşvik-i san’at ve belâgat ile eşyanın hakikatini, imanın esaslarını, Allah’ın varlığını ve birliğini izâh ve ispat eden eserler olduğu yazılır.
“RİSALE-İ NUR’UN SON DERECE ETKİLİ BİR USLÛBU VARDIR”
Esasen Risale-i Nur hakkındaki bir lâhika mektubunda, Risalelerdeki Türkçe târif edilir. Kur’ân tefsiri Risale-i Nur’un bir duâ, tebliğ, zikir, fikir, hakikat kitabı olmasının yanı sıra, mantık, kelâm, ilâhiyat, teşvik-i san’at ve belâgat ile eşyanın hakikatini, imanın esaslarını, Allah’ın varlığını ve birliğini izâh ve ispat eden eserler olduğu yazılır. (Emirdağ Lâhikası, s. 85-87)
Şu devrede Türk dilinin sadmeler geçirmesine karşı, Türkçenin aslına döneceği, Risale-i Nur’daki gerçek ve asıl Türkçenin lisânda da önder olacağı ve öne çıkarak üstünlüğü elde edeceği tesbiti yapılır. Aslında Nur Risalelerinin edebiyatta da şâheser oluşu, müellifi Said Nursî’ye zamanın eşsizi anlamına gelen “Bediüzzaman” ünvânını lâyık gören çağdaşı ilim ve fikir adamlarının, edebiyat ustalarının takdiriyle tescil edilir.
Bu konuda şâir, edebiyatçı, fikir ve aksiyon adamı Sezaî Karakoç’un “Risale-i Nur’un son derece etkili bir sesi ve uslûbu vardır. Bir bakıma Risale-i Nur tek başına, bir İslâm kültürü külliyatıdır. Bediüzzaman’ın Anadolu’da okumamış insandan aydın insana kadar büyük bir kitleyi yeniden İslâm kültürü ve inancıyla eğittiğini; âdeta Anadolu’da yeni bir kültür akımı doğurduğunu ve bir kültür savaşına giriştiğini görmemek mümkün değildir” tesbiti dikkate değerdir. (İslâm’ın Dirilişi, s. 32)
Ve bütün bu izâhlar, Risale-i Nur’un asıl ve gerçek Türkçe olduğunu teyid eder…
“RiSALELERDE EDEBİYAT TADI VEREN BAMBAŞKA BİR TÜRKÇE VAR”
Ayrıca “İkinci Mehmed Âkif” olarak bilinen büyük şâir Ali Ulvî Kurucu, “kalblerde, ruhlarda, vicdan ve fikirlerde kudsî bir ideâl halinde insanlıkla beraber yaşayacak olan din hissinin, iman şuurunun, ahlâk ve fazîlet mefhumunun asırlara, nesillere telkini ile meşgul olan bir dahi, candan ve cihandan geçen bir mücâhid” diye tavsif ettiği Bediüzzaman’ın edebî cephesini şu sözlerle anlatır:
“Üstad, zevk inceliği, gönül hassasiyeti, fikir derinliği ve hayal yüksekliği bakımından harikulâde denecek derecede edebî bir kudret ve melekeyi hâizdir. Ve bu sebeple üslûp ve ifâdesi, mevzua göre değişir. Meselâ, ilmî ve felsefì mevzûlarda mantıkî ve riyâzî (matematik) delillerle aklı ikna ederken, gàyet veciz terkipler kullanır. Fakat gönlü mest edip, rûhu yükselteceği anlarda, ifâde o kadar berraklaşır ki târif edilemez…
“Meselâ, semâlardan, güneşlerden, yıldızlardan, mehtaplardan ve bilhassa bahar âleminden ve Cenab-ı Hakkın o âlemlerde tecellî etmekte olan kudret ve azametini tasvir ederken, üslûp o kadar lâtîf bir şekil alır ki; artık her teşbih, en tatlı renklerle çerçevelenmiş bir levhayı andırır; ve her tasvir, hârikalar hârikası bir âlemi........
