Bir sabah gezintisi
Çıktım. Hava misss... Güneş dersen o biçim... Bir içim su yaşamak...
Mustafa deniz otobüsüne binmiş. Telefon etti. Güle güle dedim.
Balıkçı teknesi balık doluydu. Palamutlar çiğ çiğ yenecek gibi... Kasalarda kavisli kavisli bir saadet... Hamsi, istavrit, sardalya da yıldız yıldız parlıyordu.
Bu deniz, bu gökyüzü, bu yeryüzü sofrasına gel de hayran olma!
Balıkçı otomatiğe bağlanmış gibi dilimliyordu palamutları. Kâh denize atıyordu hayvanın kafasını, organlarını kâh kaldırıma, kayalara... Renk renk kediler koşup geliyordu. Martılar, balıkçı, müşteriler, arılar hepsi yaşamaktan memnundular. Manzara şiire, tabloya, besteye, Sait Faik hikayelerine, Halikarnas Balıkçısı’nın romanlarına ilhamlıktı.
Sıramı da başkalarına verdim çaktırmadan. Temaşa hoşuma gidiyordu. Bıçağı öyle ustaca sürtüyordu ki gözün “ilmiyor” derdi annem.
Bu semiz balıklar denizde mi yiyor içiyordu! Aptal diye bildiğimiz şu balığın doyurucu duruşuna ne demeli!
Bir palamut dedim. Doğramayın. Para üstüne de küçüklerden karışık tartıverdim. Bozuk parayı nerden bulacaktı! En büyük paramız oyuncak olmuştu. (Geçelim burayı. Çalıp çırpmayı Avrupa kâfir zalimlerinin, Asya münafıklarının iyi becerdiğini kitaptan okuyunca işi çözmüştüm.)
Yeter ki para onların elinde dursundu. Bizden ötekiler aç açık kalsın; yeterdi. Tercümesi buydu bu nahoş işlerin. Başkaları acından ölse umurlarında değil ki! Birileri çalışsın; bunlar yesindi. (Başkaları başka değil mi zaten; ne hâlleri varsa görsünler; parasız pulsuz görebilirler mi ki! Benimkisi de ham hayal işte!)
Neyse, evden çıkarken kahvaltı bekliyor; ona göre; oyalanma tembihleriyle ayrılmıştım. Niyetim de oydu amma balıkları yakalayıp eve azimet eylerken karşımda birden biriyle göz göze kaldım. Elimi uzattım; kedilere balık verdim de yıkayayım dedi. Ne güzel traş olmuşsunuz, iltifatıma siz de dedi. İyi ki oğlum tıraş edip gitmişti. Burda beni........
