Vicdandan insaniyete küresel sistemin yeniden inşası
Mehmet Âkif’in “Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-u asil” mısraında dile getirdiği, geçtiğimiz asrı kana bulayan gaddarlık, temsil ettiği uğursuz zihniyetle asrımızı da bulamaya devam ediyor.
Bediüzzaman’ın “Kurûn-u Ûlâ’nın mecmû vahşetini bu medeniyet bir defada kustu!” sözleriyle dile getirdiği vahşet, olanca hızıyla asrımızda da sergileniyor. İki dünya savaşıyla yüz milyondan fazla insan hayatını kaybetti. Çok ilginçtir ki, Amerikalı siyaset bilimci ve istatikçi R. J. Rummel’ın bildirdiğine göre, devletlerin yasal kâğıtlarıyla, çeşitli bahanelerle, hikmet-i hükümet yaklaşımıyla infaz, zorunlu göç, soykırım, hapis, cinayet, vb. yollarla kasıtlı olarak öldürdüğü insan sayısı, dünya savaşlarında ölenlerin iki katından fazlasına tekabül ediyor. Yaklaşık üç yüz milyon can… Ve bu “mahlûk-u asil,” kimi zaman medeniyet maskesiyle, kimi zaman demokrasi bahanesiyle, ama her zaman “güç bende” kibriyle yine kusuyor, kustukça kusuyor.
Yaklaşık iki milyarlık Müslüman nüfusuna sahip İslâm âlemi mübarek üç ayları, Ramazan’ı ve Bayram’ı bombalar altında geçirdi. Belki bombalanan koca İslâm coğrafyasının küçük bir kısmıydı, görünüşte Gazze’den sonra sadece İran’ın üzerine bombalar yağıyordu; hakikatte ise kan ve gözyaşına mahkum edilen tüm İslâm âlemiydi, bütün insanlıkla birlikte.
Modern olmakla övünen dünyamız, tüm insanlığın şahit olduğu, tarihinin en yoğun sosyal, siyasî ve ahlâkî krizlerini yaşıyor. Bu krizler büyük ve köklü bir değişimin habercisi olabilir mi? Bir yanda masumların kanıyla bulanan coğrafyalar, adaletsizlikler, hukuksuzluklar, diğer yanda Kimsesizlerin Kimsesine sığınmışların sessiz çığlıkları… Dünyanın bir yarısı cehennemî bir halette iken diğer yarısı sahte cennetlerinde yaşamaya devam edebilecek mi?
Bediüzzaman’ın “mimsiz medeniyet” tanımlamasında dile getirdiği, “Bu medenîlerden çoğu, eğer içi dışına çevrilse, kurt, ayı, yılan, hınzır, maymun postu görülecek gibi hayale gelir.” şeklindeki trajik gerçek, milyonlarca insanın hayatını çalan, hakkı yalnızca kuvvette gören güç merkezli bir medeniyet dayatmasıyla bugün de devam ediyor.
İnsanlık Kritik Eşikte
Dünya barışını sağlamak, insan haklarını korumakla yükümlü BM gibi yapıların anlamsızlaşması, uluslararası hukuk düzeninin zayıflaması, güçlü devletlerin hukuku kendi çıkarları doğrultusunda pervasızca kullanması küresel boyutta hukuk ve adalet kavramlarını daha fazla tartışmalı hâle getirirken insanlığın geleceğini ciddi bir şekilde tehdit etmeye başladı. Gazze olayıyla ve İran meselesiyle daha da görünür hale gelen bu cinnet hali, insanlığın yalnızca siyasî veya ekonomik krizlerle değil, aynı zamanda derin bir ahlâk ve vicdan krizi ile de karşı karşıya olduğunu da yüzümüze çarptı.
İnsanlık kritik bir eşikte. Bu eşiğin bir yanını insanlığı hikmet ve adalete, ahlâk ve fazilete, hak ve hukuka, insaf ve vicdana yönlendiren İlâhî değerler; diğer yanını da cerbezeyle insanlığı istibdat ve tahakküme, zulüm ve haksızlığa, ahlâksızlık ve iffetsizliğe yönlendiren fesat şebekelerinin, ehl-i dalâletin temsilciliğini üstlenen şeytanî değerler temsil ediyor.
Muhtemel bir yakın kıyamet öncesinde felâketler ve helâketler asrı insanı için karar verme zamanı. Büyük ve köklü bir değişimin eşiğinde olan dünyamız bu değişimi hangi yönde gerçekleştirecek? İnsan hakları, adalet, hürriyet, ahlâk, vicdan ve fazilet gibi değerlerin güçlünün hukuk anlayışı karşısında değersizleştirildiği bir dünya mı, yoksa insanlığın geleceğini kaosa mahkum eden tüm anlayışları reddederek vahyin insanlığa iki cihan saadetini sunan değerleriyle geleceği yeniden inşa edecek bir dünya mı?
Bediüzzaman’ın çağı aşan tespitleri
Muhtemel gelecek tartışmaları ışığında çağını aşan tespitleriyle öne çıkan Bediüzzaman Said Nursî, “Devletler milletler........
