Boşanmalar ve haysiyet-i İslâmiye ve şeref-i millî
Hukuk evvela Yaratan’ın yarattıkları üzerindeki hakkıdır. Yani yaratılanın Yaratan’a karşı yükümlülükleridir.
İnsandan başka mahlûklar Allah’a karşı vazifelerini ihlal ya da ihmal etmeden ifa eder: Zerreler ve küreler dönerek, kuşlar öterek zikreder. Birbirlerine karşı vazifelerini ise genellikle ifa ederler. Ama bazen haddi aşarlar. Aslanın ceylan yavrusunu parçalaması gibi. İnsan dışı bu âlemde hukuksuzluk istisnadır.
İnsanın Allah’a karşı iradî vazifelerine yani Allah’ın insandan beklediklerine hukukullah denir.
Allah’ın insanlara; birbirlerine ve mahlûkata karşı yüklediği vazifelere ise kul hakkı/hukuku’l-ibad denir. Bu alanda dünya dardır, adaletin sadece ucu görünür. Adaletin hakikati o kadar büyüktür ki ancak ahirette tecelli edebilir.
Yaratıcı’yı inkar eden ya da görmezden gelen felsefe ise bu dünyadaki ipuçlarına rağmen ahireti ve büyük hesabı görmezden geldiğinden ve insanı kul olarak göremediğinden bu hukuku hakkın asıl sahibinden koparır, insanı sahipsiz bırakır ve bu haklara “sahipsiz insan hakları” der.
Bu felsefe insana ve topluma değer verme biçimi yönünden kabaca ikiye ayrılır: Sosyal hukukçular “otorite iyidir ve gereklidir” fikriyle ferde karşı toplumların haklarını üstün görürken liberal hukukçular cemiyete ve devlete karşı ferdin haklarını üstün görür, “hürriyet asıldır” diyerek otoriteyi olabildiğince reddeder, küçültmeye çalışır.
Hukukun tamamının kaynağının Cenab-ı Hak olduğuna inananlar ise bu konudaki kararı da Allah’a ve peygamberlerine ve onların yolundan giden salih kullarının hikmetine bırakır.
Bu uzun girişi neden yaptık?
Cemiyet türlerinin en küçüğü ve en sıkısı aile denilen topluluktur. Tamam.
Ama şahsın hukuku ile ailenin hukuku çatıştığında........
