Hafızanın seçiciliği ve 30 yıllık bir anlatının direnci
Türkiye’de siyaset geçmişle konuşmayı sever. Hele ki o geçmiş, mağduriyet üretmiş, kırılma yaratmış ve sembolleşmiş bir dönemse… 28 Şubat, yalnızca bir tarih değildir; bir siyasal referans kaynağıdır. Üniversite kapılarında yaşanan gerilimler, başörtüsü yasakları, eğitim hakkı ihlalleri bu dönemin hafızaya kazınan görüntüleridir.
Ancak her mekân, her kurum, her yönetim aynı refleksi göstermedi. İşte bu noktada Boğaziçi Üniversitesi ayrı bir yerde durur.
1992–2000 yılları arasında üniversitenin rektörlüğünü yapan Üstün Ergüder’in döneminde, Türkiye genelinde başörtüsü yasağının sert biçimde uygulandığı yıllarda dahi Boğaziçi’nde fiilî bir yasak pratiği oluşmadı. Ergüder, sonraki yıllarda yaptığı açıklamalarda YÖK’ten bu konuda özel bir baskı gelmediğini ve öğrencilerin eğitim haklarını korumayı tercih ettiklerini açıkça ifade etti. Mezun ve akademisyen tanıklıkları da bu tabloyu destekler niteliktedir.
Bu gerçeğin altını net biçimde çizmek gerekir: 28 Şubat yıllarında Türkiye’de birçok üniversitede başörtülü öğrenciler kampüs kapılarında engellenirken, Boğaziçi Üniversitesi görece daha özgür bir uygulama sergilemiştir. Bu, dönemin siyasal iklimi düşünüldüğünde sıradan bir tavır değildir. Aksine kurumsal özerklik ve akademik özgürlük bilinciyle alınmış bir duruştur.
Dolayısıyla Boğaziçi’ni 28 Şubat’ın yasakçı üniversiteleriyle aynı kategoriye yerleştirmek tarihsel olarak isabetli değildir. Türkiye genelindeki mağduriyet gerçektir; ancak Boğaziçi örneği, bu genel tablonun istisnai bir örneğini oluşturur. Bu istisnayı teslim etmek, ne dönemin baskılarını inkâr etmek ne de yaşanan acıları küçümsemek anlamına gelir. Bilakis, tarihe adil davranmak anlamına gelir.
Yakın dönemde Recep Tayyip Erdoğan’ın Boğaziçi ziyareti sırasında başörtüsü üzerinden 28 Şubat’a atıf yapılması, işte bu noktada dikkat çekici bir hafıza kırılması üretmektedir. Çünkü Boğaziçi, 28 Şubat’ta yasakların sembolü değil; görece özgürlüğün sembolü olarak anılabilecek bir üniversitedir. Bu tarihsel gerçek göz ardı edildiğinde, siyasal anlatı mekânsal doğruluğunu kaybeder.
Burada ironik olan şudur: Türkiye’de 28 Şubat anlatısı çoğu zaman üniversiteler üzerinden kurulur. Oysa Boğaziçi, o dönemde başörtülü öğrencilerin eğitimlerine devam edebildiği nadir kurumlardan biri olarak kayda geçmiştir. Dönemin rektörünün hakkını teslim etmek, yalnızca bir kişisel takdir değil; kurumsal hafızaya saygıdır.
Üstelik Üstün Ergüder’in rektörlük sonrası kariyeri de bu çizgiyle uyumludur. Akademik özgürlük, üniversite özerkliği ve eğitim reformu alanındaki çalışmaları, onun 28 Şubat’taki tavrının tesadüf olmadığını gösterir. Bu, konjonktürel bir manevra değil; düşünsel bir pozisyondu.
Bugün ilginç olan ise şudur: Aradan yaklaşık otuz yıl geçmiş olmasına rağmen 28 Şubat hâlâ siyasal söylemin canlı bir unsuru olarak kullanılabilmektedir. Üniversite öğrencilerinin büyük kısmı o dönemi yaşamamıştır. Akademik kadroların önemli bir bölümü değişmiştir. Siyasal aktörlerin çoğu farklı pozisyonlara evrilmiştir. Buna rağmen 28 Şubat, hâlâ bugünün tartışmalarında işlevseldir.
Bu durum, Türkiye’de siyasetin hafıza üzerinden kurulduğunu gösterir. Geçmiş yalnızca hatırlanmaz; güncel meşruiyet üretmek için yeniden çerçevelenir. Fakat yeniden çerçevelenen her anlatı, ayrıntı kaybeder. Nüanslar silinir. İstisnalar görünmez olur. Boğaziçi örneğinde olduğu gibi, özgürlük pratiği göstermiş bir kurum dahi genel travma anlatısının içine yerleştirilebilir.
Oysa entelektüel dürüstlük, genelleme ile istisnayı ayırmayı gerektirir. Türkiye genelinde başörtüsü yasağı sert ve mağdur edici biçimde uygulanmıştır. Bu tarihsel bir gerçektir. Fakat aynı dönemde Boğaziçi Üniversitesi’nin görece özgür bir alan oluşturduğu da bir gerçektir. İki doğru aynı anda var olabilir.
Belki de asıl mesele, geçmişi bugüne taşırken adil davranabilmektir. 28 Şubat’ı canlı tutmak isteyen siyasal refleks anlaşılabilir; fakat tarihsel doğruluğu korumak daha değerlidir. Çünkü kurumların hafızası, siyasal polemiklerden daha uzun ömürlüdür.
Boğaziçi Üniversitesi’nin 28 Şubat dönemindeki konumu, Türkiye’nin tek tip bir hikâyeden ibaret olmadığını gösterir. Aynı ülke, aynı yıl, aynı siyasal baskı altında farklı kurumsal tercihler üretmiştir. Bu tercihlerden biri de Üstün Ergüder yönetimindeki Boğaziçi’nin görece özgürlükçü tutumudur.
Bugün yapılması gereken, bu gerçeği teslim etmektir. Çünkü hafızayı güçlendiren şey, dramatik tekrarlar değil; ayrıntılara gösterilen sadakattir.
